İstanbul
Ankara
İzmir
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Aksaray
Amasya
Antalya
Ardahan
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bartın
Batman
Bayburt
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Düzce
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkâri
Hatay
Iğdır
Isparta
Kahramanmaraş
Karabük
Karaman
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırıkkale
Kırklareli
Kırşehir
Kilis
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Mardin
Mersin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Osmaniye
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Şırnak
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yalova
Yozgat
Zonguldak

Kanıtsız İnanmak Ahlaki Açıdan Her Zaman Yanlıştır

William Kingdon Clifford’u büyük ihtimalle daha önce hiç duymadınız. Belki büyük filozoflardan sayılmazdı -büyük ihtimalle 33 gibi erken bir yaşta hayatını kaybettiği için- ama düşünceleri yapay zekâ ile daha ilişkili olan başka birisini de düşünemeyiz

Eğer en ünlü filozofik çalışması, yaklaşık 150 yıllık bir makale olan Victorian Triton hakkında konuştuğumuzu varsayarsak bu durum biraz garip gözükebilir. Yine de gerçekliği Clifford’la yakalıyoruz. Zamanında abartılı olarak görülen “Yetersiz bir kanıt üzerine bir şeye inanmak her zaman, her yerde ve herkes için yanlıştır.” düşüncesi, artık abartıdan çok teknik bir gerçekliktir.

‘İnanç Ahlakı’ (1877) kitabında, Clifford sorumlu olarak inanmaya -yani sadece yeterli kanıtımız olan ve derinlemesine araştırdığımız şeye inanmaya- karşı neden bir ahlaki yükümlülük hissettiğimiz konusuna dair üç tane argüman sunar. İlk argümanı “inançlarımız yaptıklarımızı etkiler” temel fikriyle başlar. Herkes, davranışlarımızın dünya hakkında doğru olarak kabul ettiğimiz -yani inandığımız- şeyler tarafından şekillendirildiğini kabul edebilir.

Örneğin, dışarıda yağmur yağdığını düşünüyorsam yanıma bir şemsiye alırım. Eğer taksilerde kredi kartı geçerli değilse binmeden önce yanımda biraz nakit olduğundan emin olurum. Ve eğer, çalmanın yanlış bir şey olduğunu düşünüyorsam mağazadan ayrılmadan önce aldıklarımın parasını öderim.

İnandığımız şey o zaman muazzam pratik öneme sahiptir. Fiziksel ya da toplumsal gerçeklerle ilgili yanlış inançlar, aşırıya kaçıldığı zaman hayatımızı tehdit eden kötü alışkanlıklara sürükler. Eğer şarkıcı Robert Kelly şarkısındaki ‘I Believe I Can Fly’ (uçabileceğime inanıyorum) sözlerine yürekten inansaydı çoktan tahtalı köye gitmiş olurdu.

Ama burada tehlikede olan şey, sadece kendi kendimizi korumamız değildir. Sosyal varlıklar olarak yaptıklarımız, etrafımızdakileri etkiler ve koşulsuz inanmak yakınlarımızı riske atar. Clifford şöyle uyarır: “Hepimiz, yanlış inançların desteği ve devamından ve ayrıca bunların sebep olduğu ölümcül yanlış inançlardan çok fazla etkileniriz.” Kısacası, inancın yarım yamalak pratiğe dökülmesi etik olarak yanlıştır çünkü, sosyal varlıklar olarak, bir şeye inandığımız zaman çıkarlarımız ağır basar.

Bu ilk argümana karşı en doğal itiraz, inançlarımızın bir kısmının diğerleri için gerçekten yıkıcı sonuçlara sebep olabilirken, aslında inandığımızın büyük bir kısmının etrafımızdakiler için muhtemelen önemsiz olmasıdır. Böyle olunca da Clifford’un yaptığı gibi her durumda yetersiz kanıtlara inanmanın yanlış olduğunu iddia etmek yanlış gibi gözüküyor. Bence eleştirmenler artık geçerli olmayan ortak bir noktada buluştular. Neredeyse herkesin inançlarının küresel bir izleyici kitlesiyle, çok az bir maliyetle, anında paylaşıldığı bir dünyada her inanç Clifford’un düşündüğü gibi tamamen önemli olma kapasitesine sahiptir. Eğer hala bunun bir abartı olduğunu düşünüyorsanız, Afganistan’da bir mağaradan ortaya çıkan inançların New York, Paris ve Londra’daki hayatları sonlandıran eylemlerin nasıl sebebi olduğunu düşünün. Ya da sosyal medyanızda gördüğünüz saçmalıkların günlük yaşantınızda ne kadar etkili hale geldiğini düşünün. Şu anda yaşadığımız küresel dijital köyde yanlış inançlar çok daha geniş bir sosyal ağ oluşturuyor, bu yüzden Clifford’un iddiası ilk savunulduğu zaman abartılı olmuş olabilirdi ama artık günümüzde bu durum, böyle değil.

Clifford’un yetersiz kanıt üzerine inanmak her zaman yanlıştır iddiasını desteklemek için öne sürdüğü ikinci iddiası inancın yarım yamalak yapılması bizi umursamaz her şeye inanan iman sahiplerine döndürmesidir. Clifford bunu nazik bir şekilde dile getirir: “Her ne kadar önemsiz ve eksik gibi gözükebilse de hiçbir inanç tamamen öyle değildir. Onun benzerlerini daha iyi algılamamıza olanak sağlar, ona daha önce benzeyenleri kutsar ve diğerlerini güçsüzleştirir ve böylece en gizli düşüncelerimizin içine yavaş yavaş sinsi bir tuzak kurar, ki bu bir gün aniden suça teşebbüse itebilir ve karakterimizde kendi damgasını bırakabilir.”

Clifford’un günümüze uyarısını çevirecek olursak bize söylediği şey özensiz inanışın bizi dedikoducular, komplo teoricileri ve dolandırıcılar için kolay yutulabilir bir ava dönüştürmesidir. Ve kendimizi bu yanlış inanışlar için bir yuva haline getirmeye izin vermek etik olarak yanlıştır çünkü anladığımız üzere bu hatanın bedeli toplum için yıkıcı olabilir. Bilimsel açıkgözlülük günümüzde daha önce olduğundan artık çok daha önemli bir erdemdir, çünkü çelişkili bilgilerin gözden geçirilmesinin ihtiyacı katlanarak arttı ve her şeye inanmanın bir aracı olma riski sadece akıllı telefonunuzdaki birkaç dokunma kadar uzak.

Clifford’un kanıtsız inanmanın etik olarak neden yanlış olduğuyla alakalı üçüncü ve son iddiası da inançla ilgili düşüncelerimizi paylaşanlar olarak yeteneğimizde biriken bilgi kuyusunu kirletmeme sorumluluğunun oluşudur. Clifford’un zamanında, inançlarımızın bilinen gerçekle birleşmesi daha çok konuşma ve yazma yoluyla yapılırdı. Bu iletişim kurabilme yeteneğiyle ‘kelimelerimiz, anlatım tarzlarımız, davranışlarımız ve düşünme süreç ve yöntemlerimiz’ ortak mal haline geldi. Clifford’un söylediği gibi, yanlış inançları ekleyerek bu yadigarı bozmak erdemsiz bir davranıştır çünkü herkesin hayatı bu önemli ve paylaşılan kaynağa dayanır.

Clifford’un son argümanı gerçek gibi gözükse de sığındığımız her küçük yanlış inancın bilinen gerçeğe bir hakaret varsayılması yine abartılı gözüküyor. Yine de gerçeklik bir kere daha Clifford bir araya geliyor ve sözleri kahince gözüküyor. Bugün, sorumluluklarımızın titizlikle içine eklendiği küresel bir inanç havuzuna sahibiz ve bu ‘büyük veri’ olarak adlandırılıyor. Twitter’da sürekli paylaşım yapan ya da Facebook’da hoşunuza gitmeyen şeylere ses çıkartan aktif bir internet kullanıcısı olmak zorunda değilsiniz; gerçek hayatta yaptığımız şeyin çok ama çok daha fazlası kaydediliyor. Bilgiler dijital formata dönüştürülüyor ve böylece algoritmalar biz daha düşüncelerimizi dile getirmeden neye inandığımızı çok kolay bir şekilde bulabilir hale geliyor. Böyle olunca da bu inançlarla doldurulmuş kocaman havuz, algoritmalar tarafından hem hakkımızda hem de bizim yerimize karar verme amacıyla kullanılır. Bu sorularımıza yeni cevaplar aradığımızda ve yeni inanışlar edindiğimizde, arama motorlarının faydalandığı yer yine bu havuzdur. Büyük veriye yanlış içerikleri girdiğimizde elde edeceğimiz şey büyük ihtimalle kötü bir sonuç olacaktır. Eğer eleştirel düşüncenin zorunlu olduğu ve her şeye inanmanın yıkıcı bir günah olduğu bir zaman olsaydı; bu, günümüz olurdu.

Yazar: Francisco Mejia Uribe

Kaynak: The Philosopher

Çeviren: Mert Dayıoğlu / Çeviri Gazetesi

Düzenleyen: Yaren Kardelen Budun

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
k_zg_n
Kızgın
0
_a_rm_
Şaşırmış
Kanıtsız İnanmak Ahlaki Açıdan Her Zaman Yanlıştır
https://devrimcidusun.org/wp-content/uploads/2021/04/1.png
Giriş Yap

Devrimci Düşün Gazetesi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!