İSTANBUL – İstanbul’da etkisini artıran sağanak, kent genelinde yaşamı felç etti. Çok sayıda cadde ve sokak suyla dolarken evler, işyerleri ve araçlar sular altında kaldı. Valilik verilerine göre kentte 1277 su baskını ve 15 heyelan yaşandı. İki kişi de sağanak sırasında meydana gelen ayrı olaylarda yaşamını yitirdi.
Fatih’in Balat Mahallesi’nde 14 yaşındaki bir çocuk, su birikintisinin bulunduğu alanda elektrik akımına kapıldı. Hastaneye kaldırılan çocuk, yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Sarıyer’in Ayazağa Mahallesi’nde ise 34 yaşındaki bir kişi, sağanak sonrası suyla kaplanan yolda düşerek başını çarptı. Hastaneye kaldırılan kişi yaşamını yitirdi.
Doğal yağış, sermaye odaklı kentleşme
Şiddetli yağışlar doğal bir olay olsa da yağışın kentte yarattığı yıkım yalnızca hava koşullarıyla açıklanamaz. Betonlaşma, yeşil alanların daraltılması, suyun toprağa ulaşmasını engelleyen yapılaşma ve altyapının artan risklere göre planlanmaması, yağmur sularının tahliyesini zorlaştıran etkenler arasında yer alıyor.
Kentlerin rant ve inşaat odaklı büyümesi, kamusal ihtiyaçların sermayenin çıkarları karşısında geri plana itilmesiyle sonuçlanabiliyor. Dere yataklarının yapılaşmaya açılması, doğal su havzalarının daraltılması ve kent planlamasında ekolojik dengenin gözetilmemesi, aşırı yağışların yol açtığı zararları ağırlaştırabiliyor.
Bu tablo, sermaye düzeninin ve bu düzenin sürdürücüsü olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin kentleşme ve altyapı politikalarını da tartışmaya açıyor. Afetlere karşı önlem almak, güvenli altyapı kurmak ve kentleri kamusal ihtiyaçlar doğrultusunda planlamak kamusal sorumluluğun parçası. Buna karşın rant odaklı politikalar, kentleri yağış gibi öngörülebilir doğa olayları karşısında daha kırılgan hale getirebiliyor.
Bedelini yine emekçiler ve yoksullar ödüyor
Su baskınları yalnızca ulaşımı aksatmıyor; evlerini, işyerlerini ve geçim kaynaklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalan emekçileri ve yoksul kesimleri etkiliyor. Güvenli konutlara, sağlam altyapıya ve afet anında korunma olanaklarına erişimdeki eşitsizlikler, felaketlerin toplumsal sonuçlarını ağırlaştırıyor.
Kentleri sermayenin kâr alanlarına dönüştüren düzen, güvenli yaşam hakkını ikinci plana ittiğinde bedeli emekçiler ve yoksullar ödüyor. Evleri su basan, işyerleri zarar gören, ulaşım olanakları kesilen ve afet koşullarında en fazla riskle karşı karşıya kalan kesimler, aynı zamanda bu düzenin ekonomik yükünü de taşıyor.
İstanbul’da yaşananlar, afet yönetiminin yalnızca yağış sırasında yürütülen müdahale çalışmalarından ibaret olamayacağını gösteriyor. Kentlerin rant yerine toplumsal ihtiyaçlar, bilimsel planlama ve ekolojik denge temelinde düzenlenmesi; altyapı yatırımlarının kamusal yarar gözetilerek yapılması ve ihmallerin hesap verebilir biçimde incelenmesi mümkün olsa bu sonuçla karşılaşılmazdı.
Sermaye Devleti Sorumludur
İlk günden beri sürdürülen rant odaklı kentleşme, betonlaşma ve inşaat merkezli büyüme anlayışı, kentlerin doğal su akışını ve ekolojik dengesini baskı altında bırakıyor. Kamusal kaynakların hangi alanlara aktarıldığı, altyapı yatırımlarının nasıl planlandığı ve kentlerin kimlerin ihtiyaçlarına göre düzenlendiği, yaşanan yıkımın boyutunu belirleyen temel sorular arasında yer alıyor.
Sermaye devletinin sorumluluğu, yalnızca felaket yaşandıktan sonra ekipleri sahaya çıkarmakla sınırlı değil. Asıl sorumluluk, can kayıplarını önleyecek altyapıyı kurmak, bilimsel kent planlamasını esas almak, yapılaşmayı denetlemek ve kamusal kaynakları toplumun ihtiyaçları doğrultusunda kullanmaktır. Bu görevler yerine getirilmediğinde, yağışın yol açtığı zararlar yalnızca doğanın değil, yıllardır sürdürülen politik tercihlerin de sonucu haline geliyor.
Can kayıplarını kaçınılmaz bir doğa olayı gibi sunmak, kamusal sorumluluğu görünmez kılamaz. Afetlere karşı güvenli kentler yaratmak bir lütuf değil, kamusal bir yükümlülüktür.

































