İSTANBUL – İstanbul’da 14 Ekim’de başlayan ve şiddetini artıran sağanak, kent genelinde ağır sonuçlara yol açtı. Bazı bölgelerde son 84 yılın en yüksek yağış miktarları kaydedilirken yollar, alt geçitler, konutlar ve işyerleri su altında kaldı. Araçlar sel sularında sürüklendi, çok sayıda kişi mahsur kaldı.
İstanbul Valiliğinin açıkladığı verilere göre 1277 su baskını ve 15 heyelan meydana geldi. Kentte üç kişi yaşamını yitirirken altı kişi için kayıp ihbarı yapıldı. Kayıp kişilerin beşinin İstanbul’da, birinin Kocaeli’nde arandığı bildirildi.
Yağış rekoru kırıldı
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Afet Koordinasyon Merkezi (AKOM), Beykoz’da metrekareye 277,1 kilogram yağış düştüğünü açıkladı. Bu miktarın, 1942’den bu yana istasyonlarda kaydedilen en yüksek değer olduğu belirtildi. Bazı bölgelerde tek günde düşen yağış, ekim ayının uzun yıllar ortalamasının dört katına ulaştı.
Şiddetli yağış nedeniyle çok sayıda ev ve işyerini su bastı. Yollarda ve alt geçitlerde biriken sular ulaşımı aksatırken, bazı bölgelerde elektrik ve su kesintileri yaşandı. Mahsur kalan yurttaşların kurtarılması için ekipler çalışma yürüttü. Olumsuz hava koşulları nedeniyle eğitim faaliyetlerine de ara verildi.
Yağışı felakete dönüştüren kent politikaları
Rekor düzeydeki yağışın etkisi büyük olsa da ortaya çıkan yıkım, İstanbul’un kentleşme ve altyapı politikalarını da tartışmaya açtı. Betonlaşma, doğal su havzalarının daraltılması, dere yataklarındaki yapılaşma ve altyapının artan risklere göre planlanmaması, şiddetli yağışların sonuçlarını ağırlaştırabilen etkenler arasında yer alıyor. Uzmanlar da yanlış imar kararları ve altyapı sorunlarının afetlerin etkisini artırabildiğine dikkat çekiyor.
Sermaye odaklı kentleşme anlayışında kentin rant getirisi, kamusal ihtiyaçların önüne geçtiğinde güvenli yaşam hakkı da tehlikeye giriyor. Sermaye devletinin ve ilgili yerel yönetimlerinin sorumluluğu, yalnızca afete dönüştürdükleri doğa olaylarıyla ilgili açıklama yapmak ve felaket sırasında müdahale etmekle sınırlı değil; riskleri önceden belirlemek, altyapıyı güçlendirmek, yapılaşmayı denetlemek ve can kayıplarını önleyecek tedbirleri almak da kamusal sorumluluğun parçası ve esasıdır.
İstanbul’da yaşanan felaket, kentlerin kimin ihtiyaçlarına göre planlandığı sorusunu bir kez daha gündeme getirdi. Altyapı yatırımlarının yeterliliği, imar kararları ve olası ihmaller bütün yönleriyle incelenmeli; sorumluluk taşıyan kurum ve kişiler varsa hesap vermeli.
Yağış doğal bir olay olabilir; ancak can kayıplarının ve yıkımın boyutu yalnızca doğayla açıklanamaz. Güvenli kentlerde yaşamak bir ayrıcalık değil, herkesin hakkıdır.
































