1848 yılının soğuk Şubat günlerinde, Paris sokakları bir kez daha tarih yazıyordu. 22 Şubat’ta başlayan ayaklanma, sadece üç gün içinde Fransa’nın kaderini değiştirdi. İşçiler, zanaatkarlar, öğrenciler ve yoksul halk kitleleri, Kral Louis-Philippe’in “bankerler monarşisi”ne karşı barikatlar kurdu, sokak çatışmalarına girişti ve sonunda cumhuriyeti ilan etti. Bu olay, Avrupa’yı sarsan bir devrim dalgasının kıvılcımıydı; Viyana’dan Berlin’e kadar kıta ayağa kalkmıştı. Bu ayaklanma sadece bir kralın devrilmesinden öte, sınıf mücadelelerinin çıplak bir sahnesiydi; burjuvazinin yükselişi, proletaryanın ilk bağımsız çığlığı ve nihayetinde kapitalizmin kendi iç çelişkilerinin trajik bir yansıması.
Karl Marx ve Friedrich Engels, bu devrimi yakından izlemiş, hatta Komünist Manifesto’yu tam da bu fırtınanın arifesinde kaleme almışlardı. Onlara göre, 1848 Devrimi, tarihin sınıf savaşımları merceğinden okunmalıydı. Fransa, 1789 Büyük Devrimi’yle feodalizmi yıkmış, burjuvaziyi iktidara taşımıştı. Ancak 1830 Temmuz Devrimi’yle güçlenen finans aristokrasisi, işçi sınıfını dışlayarak kendi saltanatını kurmuştu. 1840’ların sonlarında ekonomik kriz vurdu: Fabrikalar kapanıyor, işsizlik patlıyor, açlık kapıdaydı. Marx’a göre, bu krizler devrimin itici gücüydü – tarımsal kıtlık ve sanayi iflasları, kapitalizmin çelişkilerini su yüzüne çıkarmıştı. Burjuvazi, monarşiyi devirerek cumhuriyeti ilan ettiğinde, aslında kendi egemenliğini pekiştirmek istiyordu; ama proletarya, bu süreçte ilk kez kendi sesini duyuruyordu.
Şubat ayaklanmasının en çarpıcı yanı, proletaryanın rolüydü. Paris işçileri, barikatlarda sadece monarşiye karşı değil, aynı zamanda burjuvazinin sömürüsüne karşı savaşıyordu. Marx, “Fransa’da Sınıf Savaşımları” adlı eserinde bunu vurguluyordu. İşçiler, “toplumsal cumhuriyet” talebiyle sahneye çıkmış, ulusal atölyeler ve iş hakkı gibi reformlar için bastırmıştı. Bu, proletaryanın sınıf bilincinin ilk kıvılcımlarıydı, henüz tam örgütlü değillerdi, ama sokaklarda “Dünyanın proleterleri birleşin!” diye haykıran bir güç haline gelmişlerdi. Burjuvazi ise korkmuştu; geçici hükümeti kurduklarında, işçileri yatıştırmak için bazı tavizler verdiler, ama asıl amaçları devrimi kendi lehlerine çevirmekti.
Nisan’da Rouen’de, Haziran’da ise Paris’te işçilerin büyük ayaklanması patladı. Proletarya, burjuvazinin ihanetine karşı silaha sarıldı, ama bastırıldı. Binlerce işçi katledildi, sürgüne gönderildi. Marx, bunu “burjuvazinin proletaryaya karşı zaferi” olarak görüyor; devrim, burjuva cumhuriyetine evrilmişti ama bu zafer geçiciydi. Çünkü sınıf mücadeleleri durmuyordu – küçük burjuvazi (zanaatkarlar, esnaf) arada kalmış, köylülük ise muhafazakar bir güç olarak Bonaparte’ı desteklemişti. Sonuçta, 1851’de Louis Bonaparte’ın darbesiyle cumhuriyet yerini imparatorluğa bıraktı. Marx’ın ünlü eseri “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”nde belirttiği gibi, tarih trajedi olarak tekerrür ediyordu, ama bu kez fars olarak.
1848 Paris Ayaklanması bir başarısızlık öyküsü değildi; aksine, bir ders kitabıydı. Proletarya, burjuvaziye bağımlı kaldığı sürece zafer kazanamazdı. Bu devrim, işçi sınıfının bağımsız bir siyasi güç olarak doğuşunu müjdeledi ve Marx-Engels’i materyalist tarih anlayışını geliştirmeye itti. Bugün bile, bu olay bize sınıf mücadelelerinin kaçınılmazlığını hatırlatıyor: Kapitalizm krizler üretir, kitleler ayaklanır, ama gerçek değişim ancak proletaryanın önderliğinde ve onun bağımsız devrimci mücadelesiyle gelebilir. Paris’in barikatları, hâlâ özgürlük ve eşitlik mücadelesinin simgesi olarak işçi sınıfının tarih belleğinde yerini koruyor.



































