Evet aynen böyle idi ismi ilk konserinin adı Ahmet Kaya’nın ‘Bağlama böylede çalınır’ .. Ruhi Su ile yer aldığı bir sahnede dönemin halk gençliğinin ve devrimin türkülerini söyleyen Su’dan ‚bağlama öyle çalınmaz‘ fırçasını yemişti Ahmet Kaya. Eski müzik geleneğini temsil eden Ruhi Su, doğmakta olan yeni tarzı kestirememişti.

Oysa Ahmet Kaya, yepyeni bir tarzı, yıllarca sanat çevrelerinin ismini koymakta dahi zorlandığı nevi şahsına münhasır bir tarzı yaratıyordu. Bağlamayı çalışı, eserleri okuyuşu, duruşu, konuşması o güne kadar bilenenlerden çok farklıydı. Daha ilk albümü 450 bin üzerinde satan Ahmet Kaya, ilk konserinin ismini de yaratmakta olduğu yeni tarzı anlamayanlara kinayeli bir mesaj verecek şekilde ‚bağlama böyle de çalınır‘ koymuştu. Sınıf mücadelesi alanındada ‚bağlama böylede çalınır‘ deme zamanı çoktan gelmiştir!

Uzun yıllardır coğrafyamız devrim mücadelesinin önündeki tıkanıklığı aşmak, ‘buzu kırmak’ adına birçok yol izlendi. Kimileri eskinin ısrarla tekrarını, kimileri ‚marksizm-leninizm’i aşmayı‘(bunu aşmak adı altında revize etmek olarak okuyabilirsiniz), kimileri yeraltı örgütlenmesine ve silahlara vedayı, kimileri düzenin icazet sınırlarına sığınmayı, kimileri ‚kahramanlar‘ yaratmayı vb tıkanıklığı açmak adına savundu.

Ne var ki, gelinen aşamada büyük metropollerin birkaç mahallesine sıkışmış, emekçi sınıf ile yok denilecek kadar cılız ilişkileri olan kelimenin tam anlamıyla marjinal gruplar derekesinde bir noktaya gerilendi. Süreç içerisinde o veya bu gruptan kopup başka bir isimle çıkış yapmayı deneyenler yada farklı gruplardan kopanların bir araya gelmesiyle çıkış yapmayı deneyenler oldu. Ancak örgüt isimlerinin ötesinde ideolojik ve örgütsel açıdan niteliksel bir farklılık olmadığı için çıkış yapmak adına sahneye çıkanlarda zaman içerisinde diğer gruplara -ya örgütsel olarak yada siyaseten- eklemlendi.

Devrim açısından koşulların dünyanın bir çok coğrafyasına oranla daha uygun olduğu, devrimci durumun sürekli varolduğu coğrafyamızda devrimci hareketin giderek daralmasının ve marjinal bir hal almasının kendi içinde ideolojik, siyasal, örgütsel ve tarihsel nedenleri var. Bu nedenlerin yanı sıra bir de dışsal etmenler var.

a) Öznel Nedenler

Coğrafyamız devrimci hareketinin doğuşunu, ilk Komünist Parti örgütlenmesi olması hasabiyle Mustafa Suphi’ye kadar götürecek olursak görülecektir ki hem içine doğduğu tarihsel ve toplumsal koşullar, hem de Suphi’lerin  milliyetçilik  ve ulusçuluk gibi akımların etkisinden kopamaması nedeniyle; coğrafya devrimci hareketinin öznel ve nesnel koşullara rağmen sağlıklı bir çıkış yaptığı söylenemez.

Burada Mustafa Suphi ve 1918 yılında çıkartmakta olduğu Yeni Dünya adlı yayına ilişkin bir belgeyi aktarmanın Suphilerin içinde bulunduğu ideolojik durumu anlamada faydalı olacağı kanısındayız.

Eylül 1918’de Narkomnats, komiseri Stalin’e Mustafa Suphi’nin ve çıkarttığı Yeni Dünya’nın Bolşevik olmadığı, Bakü Komünü hakkında yanlış değerlendirmeler yaptığı, sosyal-patriyotizmi, Prusya gericiliğini vb.’ni savunan bir yayın olduğu temalı bir rapor yazıldı. Raporda şöyle deniyordu:[1]

“Yeni Dünya (Novıy Mir), tamamen küçük burjuva intelijensiyasının fikirlerini ve ruh halini yansıtmaktadır. Gazete, Müslüman realitesini milliyetçi bir bakış açısıyla ele almaktadır. Yeni Dünya yazarlarından hiçbiri Türk realitesini sınıfsal ve proleter bir bakış açısıyla aydınlatmaya çalışmamakta ve bunu arzu etmemektedir. Sözü geçen gazetenin yazarları açısından bütün Müslüman çevresinin hepsi birdir. Gazete işçi sınıfına çok az değinmektedir.(…)

Makale yazarının iddiası gerçekle örtüşmemektedir. Zira Ermeniler, yazarın iddiasının aksine Bakü Sovyeti’nin sadece yüzde 30’unu oluşturuyorlar. Bu yüzde 30’un içinde yüzde 6 oranında Bolşevikler, yüzde 6 oranında Sosyal-Devrimciler ve geri kalanında Daşnaklar yer almaktadır. Sovyet’teki diğer yüzde 70 ise Ruslar, Türkler ve Lezginlerden oluşmaktadır. Yukarıda zikredilen yazar, bu verileri mutlaka biliyor olmalıydı. Çünkü bu veriler, Bakü proleter basınında tekrar tekrar yayımlanmıştı. Ancak Yeni Dünya gazetesi, provokatörlerin verdiği bilgileri kullanmayı tercih etti.(…)

Mustafa Suphi, Rus devrimini mutlakiyetçiliğin nesnel bir sonucu olarak görmektedir. Devrim ve proletarya arasında herhangi bir bağ görmemektedir. Her şeyden önemlisi yazar, Prusya’yı övmektedir. Ona göre devrim Rusya’da, Fransa’da ve İngiltere’de mümkün ancak Almanya’da değil. Yazara göre Prusya’da kanlı despotizm yok, zira imparator ‘emekçi tabakaların’ kaderiyle ilgilenmektedir. Yeni Dünya gazetesinin saf sosyologu, hükümetin Prusya’da sınıf çıkarlarının uzlaşmasına yönelik faaliyetleri kendi başına yürüttüğünü, Almanya’da Sibirya gibi bir yerin olmadığını, siyasi cezaevlerinin olmadığını, buradaki cezaevlerinde daha çok adli tutukluların bulunduğunu, toplumsal düşünceye mensup her türlü kanat ve akımın özgürce hareket ettiğini ve Almanya’daki emperyalizmin gücünün burada yattığını ileri sürmektedir. Yazar sanki özel olarak Prusya emperyalizmi tarafından teşkil edilen kürek sisteminden hiç bahsetmemektedir. Alman proletaryasına mensup en iyi insanların cezaevinde azap çektiğini hiç dile getirmemekte ve susmaktadır.(…)

Mustafa Suphi, Alman emperyalistlerine methiyeler düzerek Türkiye’yi korkunç bir devrimden kurtaracak şeyleri zikretmeye heveslenmektedir. Bu nedenle Türkiye’de devrimin gerekli olduğuna, devrimin Türkiye’deki bütün emekçiler ve halklar için tek kurtuluş yolu olduğuna hiç değinmemektedir. Yazar, Türkiye’de büyük bir nüfusa sahip Türklerin çıkarlarını sadece öne almaktadır. Bu bakımdan Suphi’nin Türkçü (milliyetçi) dünya görüşü, devrimin karakteri ve yapısı ile ilgili aydınlatıcı bilgiler vermesine olanak tanımamaktadır.(…)‘

Türkiye kurulduğu yıllarda sosyo-ekonomik açıdan yarı-feodal, yarı-sömürge bir ülke olması nedeniyle kapitalist üretim ilişkileri çok cılızdı. Bunun doğal sonucu olarak emekçi sınıfı da -kapitalist üretim araçlarıyla çalış(tırıl)an modern emekçi sınıfı olarak- henüz olgunlaşmamıştı. Toplum topraksız köylülerden, zanaatkarlardan ve -kısmi- hizmet sektörü çalışanları ile henüz -nicel olarak çok az olan- emekçi sınıfından oluşmaktaydı. Dönemin hakim sınıfları ise; ticari sermaye çevreleri ve büyük toprak ağaları idi.

Bu toplumsal gerçeklik içinde 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında işgale uğrayan Osmanlı İmparatorluğu topraklarında milliyetçi bir askerler çıkışı olarak doğan Mustafa Kemal hareketini, -emyeryalizme karşı cephedeki direnişin önünde bulunmasından ötürü- gerçek anlamıyla tahlil etmek, TC’nin kuruluşundaki süreçte de kemalizmi kavrayıp adlandırmak, kategorize etmek çokta kolay sayılmazdı. Zira kemalist hareketin bir yanını çok cılız bir anti-emperyalist mücadele oluştururken diğer yanını -gizli ve açık anlaşmalarla perçinlenen bir- emperyalizm işbirlikçiliği oluşturmaktaydı.

İlgili Haber:  KOLLEKTİF -izmler Yaratılması ve Kamplara Ayrışılması Sorunu

Devlete kuruluşunda egemen olan sınıflar, devletin yapısal ve biçimsel örgütleniş modeli, kuruluştan sonra ortaya konulan toplum projesi ve siyasi düzen; kemalizmin niteliğini asıl açığa çıkaran öğeler olmuştur. İşte böylesi bir süreçte, henüz pratik mücadelede bir KP olarak tecrübesiz, hemde ideolojik, siyasal ve örgütsel olarak sınıf mücadelesini örgütleyecek yeterlilikte olmayan ilk TKP’ye dahi kinle yaklaşan devlet, Sovyetlere verdiği sözü tutmayarak Topal Osman adlı bir faşist katile Suphi’leri katlettirmiştir. Ta en başından devrimci hareketin doğumu sorunlu olmuş ve daha emeklemesine fırsat bile verilmeden boğazlanmıştır.

Suphi’lerin ideolojik, siyasal ve örgütsel açıdan bugün eleştirilmiyor olmalarının nedeni katledilmeden önce coğrafyada -gerçek manada- pratik bir faaliyetlerinin olmayışıdır. Ancak Suphi’lerden bugünlere devam eden süreç, çıkış itibariyle de sürdürülebilir ideolojik ve siyasal yanılgıların olduğu gerçeğini göstermektedir.

Nitekim, Şefik Hüsnü’lerden bugünlere Suphi’leri önder olarak kabul ettiğini söyleyen -bugünki yasal TKP vb reformist türevleri yazımızın konusu değil o nedenle kastedilen bazı devrimci örgütlerdir- hareketlerin Suphi’nin çizgisine dair dişe dokunur bir ideolojik eleştiri yada savunu getirdiklerini de söylemek mümkün değil.

Her bir devrimci, faşizm karşısında duran her bir devrimciyi, sosyalisti, komünisti savunur-savunmalıdır. Ancak bu savunuyu ‚önder olarak kabul etme‘ noktasına vardırdığınızda -ki örgütsel olarak şahıslar değil kollektif, düşünsel olarak ideoloji önderlik etmelidir- O’nun ideolojik, siyasal, askeri ve örgütsel çizgisini genel hatlarıyla savunuyorsunuz demektir. O halde önce o çizgiyi -en azından o tarihsel süreç için- ana hatlarıyla açıklamalı, sonra bugün o çizgide neleri ve neden değiştirdiğinizi ortaya koymalısınız! Lakin böyle bir çabayı sözkonusu iddia sahiplerinden gördüğümüzüde söyleyemeyiz. Ki bu genel bir mantığın hareket, şekilleniş ve işleyiş tarzının burada konu olan özele yansımasıdır.

Teorik yoğunlaşmayı, ideolojik ve örgütsel önderliği şahıslara havale eden, o şahıslardan ‚yüce önderler‘ yaratan anlayışın köklerine de işaret etmesi bakımından Suphi’lere atfedilen ‚önderlik‘ vasfı önemlidir. Diğer bir yanıyla da önder(ler) yaratıp fetişleştirip doğmatikleştiren ve o önder(ler) figürü üzerinden kendini varedecek bir noktaya kadar gerileyen yanlış anlayışın ilk tezahürlerini göstermesi bakımında da önemlidir.

Coğrafyamızda devrimci hareketin doğumuna ve doğduğu topluma dair özce bir tablo çizdikten sonra yakın tarihe ve günümüze dönüp günümüzde devrimci hareketin daralmasına neden olan öznel nedenlere değinelim.

1 – Gerçekçilik Algısının Yitirilmesi

Devrimci hareket coğrafyamızda 1950’lerden sonra -nicel anlamda- hızla güç kazanmaya başladı. Bu nicel gelişimin en önemli faktörlerinden biri kapitalist üretim araçlarının üretim sürecine girişi ve yaygınlaşmaya başlaması, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmeye başlamasının sonucu olarakta emekçi sınıfın ülke tarihinde -sınıfsal olarak- siyasal bir figür olarak sahneye çıkması olmuştur. Ülkenin emperyalizmle olan bağımlılık ilişkilerinden dolayı kapitalizmin -hem iktisadi dinamikleri hemde kapitalist üretim ilişkilerinin tüm coğrafyaya yayılması bakımından- çarpık gelişmesi, göçü tetiklemiş, böylece dünün yoksul ve topraksız köylüleri İstanbul, Ankara ve İzmir gibi illerde o günün gündelikçilerine, ‚acemi işçilerine‘, öğrencilerine dönüşmüş ayağı kentte kafası köyde gecekondu semtlerini yaratmışlardır.

Hem emekçi sınıfın hem büyük şehirlerde yaşam savaşı veren yoksulların hem halen köylerde ağaya marabalık yapan topraksız köylülerin ve hemde ulusal baskı altındaki Kürt ulusunun kızgınlaşan sınıfsal çelişkileri karşısında egemenler ile ezilenler arasında gerilen siyasal hattı, dönemin -68 kuşağının- öğrenci gençlik önderleri tarafından devrime bağlanmak istendi.

Ancak hem devrimci hareketin ideolojik düzeyi ile devrimci mücadeleledeki pratik tecrübe yetersizliği, hem bunların siyasal açıdan yarattığı bulanıklık, hemde karşıdaki gücü tam manasıyla tanımama, kendi gücünü abartma(subjektivizm) ve silahlı mücadeleye hak ettiğinden daha büyük bir tarihsel rol atfetme gibi durumlar, bahsettiğimiz hattın gerçek manada kurulmasına, toplumsal devrimi örgütleyecek donanımda bir partinin yaratılmasına yada varolanların o donanıma erişmesine engel oldu.

Özellikle silahlı mücadelenin alelacele başlatılmasıyla dönemin varolan tüm hareketleri –‚daha çok silah kullanan daha çok devrimci‘ olurmuş gibi bir algı varmışcasına- o süreci, süreçteki sınıfsal konumlanışları, toplumsal gerçekliği, iktisadi durumu, devletin hareket tarzını, kendi öznel durumunu ve sürecin evrilebileceği günleri yeterli derecede tahlil etmeden üstelik bir çoğu düşman tespitini dahi tam olarak yapmadan silah kullanmaya başladılar. Diğer yandan devletinde sivil faşist örgütlülükleri aracılığı ile kışkırttıcılığı, provakatif saldırıları da giderek tırmanınca koşulları tahlil edecek, değiştirecek, vurduğu kadar durup düşünecek soğukkanlılıkta yitirildi.

Yukarıda Suphilerin çıkışı itibariyle de ideolojik donanımın yetersizliğine, kemalizmi tahlil etmedeki eksikliğe değinmiştik. Koşulların andaki durumunun ve ideolojik yetkinleşme çabasının doğurduğu sonuçların etkisiyle, 68 kuşağı o yada bu biçimde ve oranda kitlelerle ilişkilenmeyi başardı. Ancak kendi tarihsel süreci içinde değerlendirildiğinde, dönemin öğrenci önderlerinden ve silahlı mücadeleyi en önde savunanlarından biri olan Deniz Gezmiş’in mahkemedeki siyasi savunması göz önünde bulundurulduğunda ideolojik olarak  -kemalizmi ve TSK‘yı kemalizmin mahkemelerinde kemalistlere ve TSK’ya karşı savunacak kadar- yetersiz olduğu görülecektir.

O dönemin öğrenci gençlik önderlerinden teorik belirlemeleriyle öne çıkan iki isim Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya idi. Kaypakkaya’nın kemalizm tahlili, kendisine kadar yapılan tüm tahlilleri alt üst edecek ve kemalizmin niteliğini ortaya koyacak kadar gerçekçi ve bilimseldir. Politikleşmiş askeri savaş stratejisi teorisi ile Çayan, ülkede daha önce hiç olmadığı kadar iktidar perspektifli bir çizgi geliştirmiştir. Ancak örgütlere çıkış itibariyle yaptıkları kişisel önderliğin yanı sıra teorik önderlikte yapmış olan Çayan ve Kaypakkaya da -şahıslarından öte çizgileri anlamında- ne yazık ki yukarıda çizdiğimiz tabloyu tamamen aşamamış ve emekçi sınıf, kent yoksulları, ezilen uluslar nezdinde gerilen siyasal hattı örgütlere ve devrime bağlayamamıştır.

İlgili Haber:  KOLLEKTİF - Örgüt içi Demokrasi ve Kollektif Önderlik

-Buna rağmen coğrafya devrim tarihinin yolunu açma çabaları ve kazandırdıkları tecrübeler ile halen öğretiyorlar; devrimci mücadelede gösterdikleri yiğitlik, özveri ve kararlılıkla coğrafyadaki milyonlarca insanda halen saygınlık uyandırıyorlar, öyleki bugünlerde dahi bazı örgütlerin neredeyse ayakta durma nedeni olmuş durumdalar.-

12 Eylül askeri f. darbesiyle alınan örgütsel yenilgiler, tüm devrimci kahramanlık örneklerine rağmen devrime inanmış ve devrimcilere güvenmiş yığınlardaki moral çöküntüsüne, devrim saflarında belirginleşen dağınıklığa giderek belli oranlarda -ki birçok örgüt tarih sahnesinden çekilecek derecede- tasfiyeye engel olamadı. Sınıf mücadelesinden kaçısın teorisyenleri türedi.

Yine ilk başta belirttiğimiz gibi silahlı mücadeleye hak ettiğinden daha büyük bir tarihsel rol biçme yanılgısı, bu kez silahlı mücadele düşmanlığı olarak geri döndü. Ve bu çekişme 90’lara girilirken yine en baştaki gibi ‚en çok silah kullanan en çok devrimci‘ noktasına vardırıldı ve henüz toparlanmamış, geçmişin derli toplu ve yerli yerinde muhasebesini yapmamış olan devrimci hareket, donanımsız, dağınık ve yetersiz güçleriyle yeniden silaha sarıldı. Bu bir yönüyle -mücadele yol ve yönteminde ısrarla- devrimde ısrarı göstermenin, diğer yönüyle de dost ve düşmana ‚biz bitmedik‘ demenin tek yolu olarak görüldü.

Toplumsal gerçeklikten, sınıfsal dinamiklerden, tarihsel süreçten ve kitlelerden kopuk; kendi gerçeğine hapsolmuş, kısır tartışmalardan örgütsel sonuçlar çıkaran, ideolojik  ve siyasal gelişimi öteleyen, öznelci anlayışların damgasını vurduğu çizgiler; kitlelerde karşılık bulmadı. Dağınık, donanımsız ve yetersiz güçler, bir stratejik hedefe giden yola döşenmiş taktiksel zaferleri kotarmak yerine direnerek ölmeyi başarı ve/veya zafer saydı. Tek tek karşılaşmaları, taktiksel hedefleri kaybetmek direnmek şartıyla kabullenildi. Kazanma ereğinden köklü bir kopuş yaşandı.(Bu konuyu bu yazı dizi içerisinde işleyeceğimiz için şimdilik değinmekle yetiniyoruz.)

Giderek toplumsal gerçeklikten ve tarihsel süreçten uzaklaşan devrimci hareket, bununla birlikte gerçeklik algısınıda iyice yitirmeye başladı. Gerçeklik algısını yitirdiği oranda sürecin ekonomik ve politik gereklerine, kitlelerin talep ve ihtiyaçlarına göre değil; öznelci bir tarzda kendi yanılgılarına göre siyasetler belirledi. Alınan her darbeyi ve siyasal yenilgiyi, daha fazla silah kullanarak aşacaklarını düşündüler. ‚Vurma ve durma‘ diyalektiğini ‚yok olana kadar kadar vurma‘ noktasına getiren kimi hareketler bugün, varlık yokluk mücadelesi verir bir hale geldi.

Gerçeklik algısı neden yitirildi?

Diyalektik ve tarihsel materyalizm, olay ve olguların, örgütsel, sınıfsal ve toplumsal gerçeklerin olduğu gibi kavranılmasında en büyük silahtır. Diyalektik ve tarihsel materyalizmin bilimsel yöntemlerinin yerine öznelci algı ve değerlendirmeler konulduğu oranda, reel gerçekten uzaklaşma gerçekleşir.

Coğrafya devrimci hareketi, özellikle 80’lerden bu yana kimi can alıcı tarihsel ve bilimsel gerçeklere kısmi oranda -söylemde- değinmiş olsa da, pratikte öznelci yaklaşımını korudu.

Mahirlerin, İbrahimlerin, Denizlerin ve dönemin örgütlerine önderlik edenlerin kuruluşunda etkin rol oynadıkları hareketler, esasta kadro hareketleri olarak çıktı. Bir devrimci örgütün kadro hareketi olarak çıkması kadar normal bir durum yoktur. Ancak onlarca yıldır kadro hareketi olarak ve hatta giderek daralmasına rağmen kullanışsız tarz, yöntem ve söylemde ısrar edilmesinde sorun olduğu söylenmelidir.

Kadro hareketi olarak çıkan örgütler, emekçi sınıf ve kitleler ile bağlar geliştirip sınıf ve kitlelerin örgüt siyaseti belirlenirken esas alınabilieceği bir tarz geliştirmek yerine örgütün öznelci istemlerinin sınıfa ve kitlelere maal edilmeye çalışılması, nesnellik ve gerçekçilikten uzaklaşılmasına hız verdi. Zaman, örgütler ile kitleler arasındaki mesafenin her geçen gün dahada açıldığı yılları öğüttü.

Öyle ki, kitlelerle kopan bağları kazanmanın yöntemlerinde dahi kitlelerle bağ geliştirmek siyaseti değil, örgüt kadrolarının -daha çok silah kullanmak, daha keskin sloganlar atmak, bireysel kahraman(lık)lar yaratmaya çalışmak vb- öznelci siyasetleri esas alındı. Devletin ideolojik ve kurumsal baskısı altında sürekli manipüle edilen kitleler nezdinde, öznelci örgüt siyasetlerinin dar pratiği karşılık bulmadı.

2000‘li yıllardan bu yana bazı kesimlerin dar coğrafi bir bölgede kır gerillacılığında ısrar etmesi, bazı kesimlerin cezaevlerini siyasetinin merkezine koyması yada Ölüm Orucu eylemlerindeki ısrar, 90’ların ortasında sınıfçı söylemlerle çıkanların bugün iltihak ettikleri nokta vb göz önünde bulundurulursa; emekçi sınıf ve halklar nezdinde hiçbir karşılığı olmayan strateji, siyaset ve tarzdaki ısrar görülecek ve devrimci hareketin gerçekçilik algısından ne kadar uzaklaştığı anlaşılacaktır.

Diyalektik ve tarihsel materyalizmden ve yöntemsel nesnelliğinden uzaklaşıldıkça, gerçekçilik algısından da uzaklaşıldı. Emekçi sınıfın ve kitlelerin, yakın-orta-uzun vadedeki taleplerini esas alan sınıf siyaseti yerine, öznelci vade hesapları kondu. Varolan sorunların kökleri ideolojik kavrayışta ve pratik siyasette değil, ya geçmiş örgüt önderliklerinde ya sürecin zorluğunda ya Sovyetler ve Çin’deki geri dönüşlerde yada ‘kitlelerin duyarsızlığında’ arandı. Böylece varolan sorunlar çözülmek yerine daha içinden çıkılmaz bir hale getirildi.

En başa dönersek, bugün bağlamayı başka türlü çalmak isteyenler, kendi devrimci gerçekçi tarzını inşaa etmek durumundalar. Diyalektik ve tarihsel materyalizmin bilimsel yöntemine ve nesnelci değerlendirme metoduna sarılmalı, atılacak her bir adıma dair belirlenecek siyasete kitlelerin etki edebileceği yol ve yöntemi geliştirmeli, atılan her bir adımı mümkün olan en geniş kesimle birlikte atmalıdırlar.

NOTLAR

[1] “Mustafa Suphi’nin Rus İç Savaşı’ndaki Rolü”. Ayrıntı Dergi, 23. ss. 42-43. 31 Ocak 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Eylül 2020.

*Yazı boyunca ‘devrimci hareket’ olarak tanımladığımız; tüm bir coğrafya devrimci hareketidir.