DERSİM/TUNCELİ – Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada “kasten öldürme” ve “suç delillerini karartma” şüpheleriyle İstanbul, Ankara, Antalya, Elazığ ve diğer illerde eş zamanlı baskınlar düzenlendi. Gözaltına alınanlar arasında vali oğlu, Doku’nun erkek arkadaşı, eski polisler ve üniversite personeli bulunuyor. 13 şüpheliden 11’inin gözaltına alındığı operasyon, 6 yıllık gecikmenin ardından dosyayı “cinayet” şüphesiyle yeniden canlandırmış görünüyor.
Soruşturma kapsamında İstanbul, Ankara, Antalya, Bursa, İzmir, Elazığ ve Tunceli’de baskınlar düzenlendi. Gözaltına alınanlar arasında Zeinal Abakarov’un annesi Cemile Yücer, üvey babası eski polis Engin Yücer, Mustafa Türkay Sonel’in arkadaşı Uğurcan Açıkgöz, dönemin İl Özel İdare çalışanı Erdoğan Elaldı ve diğer isimler bulunuyor. Cinayet ve delil karartma şüpheleriyle yürütülen operasyon, 6 yıllık gecikmenin ardından dosyayı “cinayet” yönüyle yeniden canlandırmış görünüyor. Gözaltı işlemleri sürerken şüphelilerin Tunceli’ye sevk edildiği belirtiliyor.
Hakkında gözaltı kararı verilen kişiler şöyle: “Zeinal Abakarov, Engin Yücer (Zeinal’ın eski polis olan üvey babası), Cemile Yücer (Zeinal’ın annesi), Uğurcan Açıkgöz (Mustafa Türkay Sonel’in arkadaşı), Erdoğan Elaldı (O dönem Tunceli İl Özel İdare’de çalışan kişi), Mustafa Türkay Sonel, Gökhan Ertok (İhraç olan eski polis memuru, Vali ve korumasıyla soruşturma sürecinde irtibatı olan kişi), Savaş Gültürk (Munzur Üniversitesinde kameralardan sorumlu görevli), Süleyman Önal (Munzur Üniversitesinde kameralardan sorumlu görevli), Celal Altaş, Nurşen Arıkan, Şükrü Eroğlu (Vali Tuncay Sonel’in koruması).”
Devlet Görevlileri ve Örtbas İddiaları
Dönemin valisinin oğlunun şüpheli konumunda olması, soruşturmanın başından beri kamu görevlilerinin olaya karıştığı iddialarını güçlendiriyor. Ailenin avukatı ve tanık beyanlarına göre, delillerin karartıldığı, kamera kayıtlarının gizlendiği ve üst düzey görevlilerin etrafında bir örtbas ağı örüldüğü öne sürülüyor.
Gülistan Doku’nun Munzur Nehri kenarında kaybolması, cep telefonunun son sinyal verdiği viyadük bölgesi ve aylarca süren arama çalışmalarına rağmen sonuç alınamaması, devletin emekçi gençliğe ve kadınlara yönelik güvencesizleştirme ile sindirme stratejisinin bir parçasıdır. Emperyalist kapitalizmin desteklediği faşist yönetimler, kayıpları, cezasızlığı ve delil karartmayı sistematik araçlar olarak kullanmakta, toplumsal muhalefeti bastırmayı hedeflemektedir. Aile ve avukatların yıllardır sürdürdüğü mücadele, bu yapısal şiddete karşı direnişin somut örneğidir.
Soruşturmanın tüm yönleriyle ilerletilmesi ve gerçek faillerin açığa çıkarılması, kamu vicdanının temel talebidir.
Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020’de Munzur Nehri kenarında kaybolmasından bu yana geçen 6 yılda, devlet kurumlarının soruşturmayı sürüncemede bırakması, delillerin karartılması iddiaları ve vali çevresinin olaya karışmış olması, rejimin muhalif gençlere ve kadınlara yönelik baskı mekanizmalarını ortaya koymaktadır. Kamu görevlilerinin yakınlarının şüpheli sıfatıyla yer alması, devletin kendi içindeki çürümeyi ve cezasızlık politikasını yansıtmaktadır.
Gülistan Doku’nun ailesi ve avukatlarının uzun süreli çabalarına rağmen dosyanın bu aşamaya gelmesi, sistemin ancak toplumsal baskı arttığında sınırlı da olsa adımlar atmak zorunda kaldığını göstermektedir.











