Ulusal sorunun kaba yansıyış biçimi, ezilen ulusun hakim sınıfla ve devletiyle/iktidarıyla çelişkisi biçiminde. Ancak bu kaba yansıma gerçeğin tam ifadesi değil. Gerçek, ulusal sorunun sınıflı toplumlar tarihine özgü olduğudur. Ulusal sorun, sınıflı toplumlara ait bir sorundur ve bu sorunun yakıcılaşması da kapitalizmin gelişmesiyle doğru orantılı olmuştur. Gelişen kapitalist devletler daha merkezi bir devlet yapısına kavuşmuş, sermaye birikimi ve çokuluslu tekellerin azgın sömürme yönelimleri(aslında gelişimin doğrudan sonucu ve kapitalizmin işleyişi gereği mecburiyetleri) sömürgeler, yarı-sömürgeler ve ezilen uluslar sorununu hem derinleştirmiş, hem de yakıcılaştırmıştır.
Çokuluslu tekellerin tam hakimiyeti sağlayamadığı dönemlerde -Sovyetler Birliği’nin yıkılışına kadar- ulusal sorun sömürgelerde sömürgeci devlet ve o devletin hakim sınıfları ile sömürge coğrafyanın ulusal(ezilen ulusun) elitleri ve ezilen ulusun emekçi halkı arasında bir çelişkiydi. Bu doğallığında doğrudan bir anti-emperyalizm bilinci demek değildi, ancak sömürgelerdeki ve yarı-sömürgelerdeki bağımsızlık mücadelelerinde -o veya bu oranda- anti-emperyalist motif hep varoldu. Ve bu dönemlerde ulusal sorun kendini ezilen ulusun genellikle ve esasta bağımsızlık ancak bazen de -özerklik gibi- statü talepleriyle gösterdi. Ancak çokuluslu tekellerin tam hakimiyeti ve emperyalist blokların rekabeti döneminde sorun biraz daha farklılaştı.
Şöyle ki; ulusal sorunun sınıfsal özü, çokuluslu tekellerin tam hakimiyeti döneminde, her zamankinden daha net biçimde görünür ve yakıcı bir hal aldı. Çünkü ulusal sınırlar artık sermayenin birincil pazar sınırlarını belirlemez oldu! ‘Sermayenin ve malların serbest dolaşımı’, tekelci sermayenin ulaştığı çokuluslu nitelik ve çokuluslu tekellerin piyasa hakimiyeti prensipleri, çokuluslu tekellerin tek tek devletlerdeki çok yönlü etkinliği, burjuvazinin ulusal sınırları -en azından eskisi kadar- pazar sınırlarını aştı, çokuluslu tekellerin hakimiyeti artık ‘milli burjuvazi’, ‘yerel burjuvazi’ gibi sınıfları kendine eklemledi, hem onların pazar sınırlarını domine etti hem de onları da ulusal sınırların ötesine taşıdı. Çokuluslu tekellerin yerküredeki etkinliği ve hakimiyeti, tekelci sermayenin ve/veya işbirlikçi tekelci sermayenin ulusal sınırları pazar sınırı olarak görmesini gerektirmeyecek kadar büyüdü/derinleşti. Yani bir dönem dünyasının ‘milli burjuvazisi’ ve onun -pazar sınırları kavgasının doğrudan sonucu olan ulusal sınırlar uğruna- bağımsızlıkçı, -pazar sınırları için yabancı sermaye karşıtı- biçimde anti-emperyalist görünen tutumu da tarihe karıştı. Emperyalizmin ilerleyişi bir dönemin ABD, Avusturalya ve merkez Avrupa kapitalist ülkelerindeki ‘milli burjuvazileri’, ‘tekelci sermaye sınıfını’ çokuluslu tekellere dönüştürdü. Çokuluslu tekellerde geri kapitalist, bağımlı kapitalist, sömürge, yarı-sömürge vb ülkelerdeki sermaye üzerinde kurduğu tahakküm ve yarattığı neoliberal ekonomik gerçeklikle dayattığı hakimiyet biçimiyle kendi işleyişine eklemleyerek işbirlikleştirdi. Eklemlenemeyenler zaten yok oldu.
(…)
Avrupa’da ulusal sınırların kalkması ve sermayenin serbest dolaşımı ya da ABD’nin vergilendirmeleri/yaptırımları/tarifeleri artık çokuluslu tekellerin pazar hakimiyeti manevralarına, kendi içindeki birliğine ve çelişkilerine dair işaretlerdir. Etki alanları ve velayet çatışmaları/savaşları biçiminde ya da bazen Suriye ve Ukrayna örneklerinde olduğu gibi örtülü anlaşmalar, karşılıklı tavizlerle kendini gösterense – çokuluslu tekellerin iç çelişkilerinin ve rekabetinin- emperyalist bloklar arası ilişkide/çelişkide görünür olan yansımalarıdır.
Ulusal soruna dönecek olsak, artık burjuvazi açısından ulusal sınırlar eskisi gibi pazar/piyasa sınırı olarak görülmese de, piyasa hakimiyeti, değerli kaynaklar, iş gücünün sömürülmesi, strajik-jeopolitik konum ve etki alanları bakımından halen önemli.
Kürselleşme denilen çokuluslu tekellerin tam hakimiyeti döneminde dünya -Mahsuni’nin türküsünde dediği gibi- parsel parsel edilerek bölüşülmekte, büyük oranda da bölüşülmüş durumda -emperyalist bloklar arası gerilimin nedeni de bu, rekabet alanın daralması-. Bu nedenle eğer kaynaklar (petrol, su, nadir elementler vb) ile ilgili bir coğrafya ise sözkonusu olan, ezilen bir ulusun kurtuluş mücadelesi emperyalistler açısından hayli ilgi çekici oluyor. Ezilen ulusların mücadelelerini kendi emperyal çıkarları doğrultusunda kullanma, ileri-geri hareket ettirme ‘fırsatını’ ele geçirmek istiyorlar, buna yönelik olarak tüm araçlarıyla çok yönlü çalışma yürütüyorlar. Bu durum ezilen ulusun halk sınıf ve tabakalarıyla emperyalizm arasındaki çelişkiyi ve ezilen ulus hareketleriyle emperyalizm arasındaki ilişkiyi daha da derinleştirdiği gibi ezilen ulus hareketinin emperyalizmle kurduğu ilişki, ezilen ulusun halk kitleleri ile ezilen ulus hareketi arasında da bir çelişki yaratıyor.
(…)
Özcesi günümüzde ulus sorun -özellikle- Orta Doğu’da birinci dereceden yalnızca yerel işçi sınıfını ve ezilen ulus bileşenlerini değil, emperyalist güçleri de doğrudan etkiliyor/ilgilendiriyor. Orta Doğu’da ezilen ulus hareketleri bir biçimde sürekli emperyalistlerin müdahalelerine, yönlendirmelerine, biçimlemelerine ve kâh desteklemelerine kâh terk edişlerine maruz kalıyor.
(…)
Kürt ulusal mücadelesi de elbette bu tespitlerimizden muaf değil. Kürt ulusal sorunu artık yalnızca Kürt ulusu ile hakim sınıflar arasında bir çelişki, Kürt ulusu ile sermaye devleti arasında bir sorun/çelişki değildir.
Kürt ulusal sorunu, Kürt halkı -ulus değil halk! Çünkü ulus kavramı içine Kürt egemenlerini, bürokratlarını, elitlerini de alır.- ile sermaye devleti arasında, sermaye devletinin hakim sınıfları ile Kürt halkı arasında ve emperyalizmle Kürt halkı arasında bir çelişki barındırmaktır. Bunlara ek olarak çarpıcı bir diğer çelişki de giderek daha görünür olmaktadır. O da Kürt elitleri, bürokratları ve siyasi temsilcileriyle Kürt halkı arasındaki çelişki!
Kürt ulusal hareketinin çıkışındaki devrimci niteliğine rağmen o niteliğini uzun süre koruyamaması ve hareketin ideolojik ve sınıfsal önderliğinin Kürt elitlerinin çıkarları doğrultusunda -Öcalan eliyle- evrilmesi, -evrildiği oranda da Kürt halk kitleleriyle arasındaki mesafe açılmıştır, onlar her ne kadar bunu silahlı mücadele ile ilişkilendirsede- Kürt halkı ile PKK/Apocu Hareket arasında bir çelişki doğurmuştur. Ulusal hareket revizyonizmi ve uzun yıllar içerisinde doğurduğu sonuçlar bunda belirleyici olmuştur.
Bu çelişki uzun yıllar, sermaye devleti ile çatışmalı süreçlerin, manipülatif ulusalcı söylemlerin ve duygusal ajitasyonun gölgesinde kalsa da, Öcalan’ın 27 Şubat açıklaması ile iyice görünür olmuş, iler tutar yanı olmayan ‘paradigması’ ile iyice kızgınlaşmıştır. Bu çelişki, Rojava saldırılarının ardından patlamış, Kürt halk kitleleri, PKK/Apocu Hareket’in artık yeniden kolay kolay biçimleyemeyeceği bir evreye girmiştir. Kürt kitleleri pratikte, KUH’nin, sermaye devletinin iç-dış politikalarıyla uyumlu revizyonist siyasetinin ve emperyalizmle işbirliğinin sonuçlarıyla yüzleşmiş ve o siyasetin sınırlarını aşmıştır. Bunun üzerine PKK/Apocu Hareket eksenindeki sözcüler, kendilerini kitlenin önüne atma gayretiyle söylemler geliştirmeye çalışarak, ardı ardına açıklamalar yaptılar. Ancak çelişki bir kez yakıcı biçimde kendini gösterdi. Bu çelişkinin iki temel eğilime gebe olduğu da gayet açık. Birincisi ve yaygın olanı aşırı Kürt milliyetçisi bir eğilim, diğeri de marksist temelde gelişen eğilim.
(…)
PKK’nin önce bağımsızlık sonra özerlik daha sonra yerel yönetimler, konfederalizm ve giderek son aşamada ‘kültüralist’ taleplerden dahi vazgeçişinin nedenlerinden birisi de ezen ve ezilen ulusun burjuvazileri açısından ulusal sınırların artık pazar sınırları olarak can yakıcı bir öneminin kalmamış olması. Çokuluslu tekellerin dünya – özelde Türkiye/Kuzey Kürdistan- üzerindeki ekonomik hakimiyeti, işleyişi ve işbirlikçi tekelci sermayenin Kürt kanadının da bu işleyişe entegre olma olanağı bulabilmiş olması, Kürt burjuvazisi açısından bir ‘pazar alanı’ kavgasını gereksizleştirmiştir. Bunun için onlarca yıldır sermaye devletine karşı yürütülen savaşın tüm yükünü çeken, evlatlarını, kardeşlerini, ana babalarını, en yakınlarını kaybeden Kürt halk kitlelerini onlar adına tam hak eşitliğine dayanan hiçbir siyasal, kültürel ve ulusal talep öne sürmeden ‘barışa’ çağırabiliyorlar.
Hem sermaye devleti hem de KUH, ‘Barış’ yönelimlerini de duygusal bir ajitasyona, burjuva hümanizmine ve soyut söylemlere hapsediyorlar! Onların(Devletin ve PKK/Öcalan’ın) ‘barış projesi’, sermaye devletinin varlığını, devamlılığını, ilhak sınırlarını koruyan, Kürt halkı adına -şu ana kadar ağır bedellerle kazandığı en temel ve yetersiz birkaç insani hak zaten var onun ötesine geçip- tek bir şey istemeyen, Kürt halkını sermaye devletinin varlığına, sınıfsal ve ulusal sömürünün devamlılığına boyun eğmeye çağırıyor. Kürt halkının onlarca yıldır akan kanının, yakılan evlerinin, zindanları dolduran evlatlarının, bu uğurda başına getirilen tüm felaketlerin, maruz bırakıldığı şovenist histerinin açtığı yaraların karşılığında somut olarak kazanım nedir? ‘Kürt varlığı kabul edildi.’ Bunun ötesinde işin esasına dair bir cevaba yaklaş(a)mıyorlar. PKK ve ‘Önderliği’, ‘Kürt varlığının tanınması’nı ulusal mücadelenin amacı olarak açıklıyor -ki öyle olmadığının kanıtı ilk oturumlarından beri ortada duran kendi belgeleri ve mahkemelerde kurucuları tarafından açıkça ilan edilenlerdir-.
Ezilen ulusun işçileri, köylüleri, yoksulları, gençleri, köylüleri ezen ulusun hakim sınıflarıyla ve sermayenin devletiyle ‘barışa’ çağrılıyor. Bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesinden/talebinden gelinen bu nokta yukarıda özce belirttiğimiz gerçekler ışığında daha anlaşılırdır. -Ulusal sorun ve barış meselesi üzerine daha önce yazdığımız için bu konuyu burada devam ettirmiyoruz, dileyen buradan bakabilir-
Yukarıda belirttiğimiz 1) çokuluslu tekellerin tam hakimiyeti süreci 2) ulusal sınırların pazar sınırları olma belirleyiciliğinin oldukça zayıflaması 3) emperyalizmin kaynaklar (petrol,su, değerli elementler vb) üzerindeki yarışı, emperyalist bloklar arası rekabet ve etki alanları mücadelesi 4) emperyalizmin ve siyonizmin stratejik çıkarları 5) KUH’lerinin sınıfsal ve ideolojik niteliği, 6) sermaye devletinin faşist-otokratik ve ideolojik yapısı, emperyalizm için oynadığı rol bu altı noktayı kavramak, Orta Doğu’daki Kürt bölgelerinin dününü ve bugününü anlamak, yarına dair adımlar atabilmek için önkoşuldur.
(…)
İşçi sınıfı ve ezilen halkların kurtuluş yolunun ortaklaştığı temeli, işçi sınıfının ve ezilen ulus(lar) mücadelesinin kaderlerinin birleştirilmesi zorunluluğu üzerinde durmak devrimci bir görevdir. Yukardaki tespitlerimizle açıktır ki, emperyalizmin bugünki aşamasında(çokuluslu tekellerin tam hakimiyeti evresinde) ezilen uluslar sorunu artık ulusal hareketler tarafından yürütülemeyecek ve -ezilen ulusun halkı açısından olumlu- bir sonuca vardırılamayacak kadar sınıfsal ve evrensel bir hal almıştır. Ezilen uluslar sorununu ulusal hareketlerin yürütmesinin koşulları kalmamıştır! Ezilen uluslar sorunu sadece özde sınıfsal değil, biçimde de sınıfsal bir hal almıştır.
Kürt ulusal sorunu bahsinde de anlatmaya çalıştığımız üzere PKK’nin ulusal sorunun çözümüne dair bugüne değin yaptığından daha ileri bir aşama olarak yapacağı, Öcalan’ın revizyonist ‘paradigması’ dışında yapmayı taahhüt ettiği bir şey de kalmamıştır.
(…)
Acı ve belki süreç itibariyle biraz yersiz bile olsa, söylemeliyiz ki; Suriye’de olmakta olan şey, ulusal sorunun sınıfsal özüne gözünü kapatan, ezilen ulus burjuvazisinin sınıf perspektifiyle, ulusal hareket revizyonizmini her birkaç yılda bir başka biçimlerde üreten/güncelleyen Öcalan’ın teorik yön vermeleriyle, sömürgeci faşist-otokratik bir devlet ile el sıkışırken yanı başında Suriye’de 2015’ten bu yana emperyalizmle açıktan işbirliği yaparak bir şeyler kotarmaya çalışan anlayışın iflasıdır. Ne yazık ki, bu yanlışların ve yanılgıların bedelini yine Orta Doğu’nun kadim ve acılı halkı, Kürt halkı da ödemek zorunda kaldı-kalıyor..
(…)
Kürt halkı umudunu sonsuza dek revizyonist paradigmalara, emperyalistler arası pazarlıklardan çıkacak sonuçlara ve ilhakçı/sömürgeci devletlerin lütuf olarak sunduğu kırıntılara bağlamayacaktır.
Kürt halkı, Orta Doğu’da kaderini sonsuza dek ABD emperyalizminin ve siyonizmin bölgesel stratejik hesaplarına/çıkarlarına, o çıkarlara göre Kürtler karşısındaki/yanındaki konumlanışına, bir daha ki ihanetine kadar verip tutmayacağı sözlere, ilhakçı devletlerin ‘bekâsına’ ve egemenlik sınırlarına, onların ‘lütfettiği’ folkforik ‘haklara’ bağlamamalıdır/bağlamayacaktır da. Devrimci enerjisini, gücünü ve evlatlarını işgalci-ilhakçı devletlerin demokratikleştirilmesine harcamamalıdır/harcayamayacaktır da.
Madem bu sorun sınıfsal bir sorun, o halde çözümü de sınıfsal olacak! Madem bu mesele sınıfsal, o zaman sınıf düşmanlarıyla uzlaşarak değil, onları alt ederek çözülecek!
Emperyalizmle, işbirlikçileriyle ve ilhakçı/işgalci devletler ile bu sorunun çözülmediği onlarca yıllık tarihsel gerçeklikle ortada! O halde Komünistler olarak Kürt ulusunun kurtuluşunu sınıf savaşımızla günün güncel pratiğinde birleştirmek, sınıf mücadelesini Kürt ulusal sorununa dair görev ve sorumlukları da kimselere havale etmeden omuzlayarak yürütmek, bunun araç ve yöntemlerini yaratmak, bağımsız siyasi çizgimizde ısrar etmek, siyasi irademizi toplumsal hayatın içine olağanca gücümüzle taşımak zorundayız.
Orta Doğu’da devrimci bir çıkış için en uygun koşullar halen Türkiye ve Kürdistan topraklarındadır, başarılmasının önündeki ideolojik, siyasal, toplumsal, örgütsel ve askeri tüm sorunlar aşılmak için önümüzde durmaktır. Aynı sorunları, o sorunları onlarca yıllardır bizzat üretenlerden, sorunların etrafında dönüp dolaşıp duranlardan çözmesini beklemek hem abesle iştigaldir, hem onlara da haksızlıktır!
Türkiye/Kuzey Kürdistan ve Kürdistan devriminin yolunu açmak, Orta Doğu’daki kanlı karanlığı dağıtmak imkansız değil! Aksine bu başarılması gereken bir görev olarak Komünistlerin ve devrimcilerin önünde duruyor.
Biz, ulusal ve sınıfsal boyunduruğu esnetmek, sermaye düzenini birazcık olsun tahammül edilebilir bir noktaya çekmek, sermaye devletinin tahakküm organlarını tamir etmek, onu ‘demokratikleştirmek’ istemiyoruz! Biz sınıfsal ve ulusal tüm boyunduruklardan tamamen kurtulmak istiyoruz, sermaye düzenini temelden değiştirmek, sermaye devlet aygıtını parçalamak yerine proleteryanın devletini kurmak istiyoruz. Bunun için zincirleri süslemek yerine zincirleri kırmaya çağırıyoruz!
* Yukarıdaki yazı, 29 Ocak 2026 tarihindeki Orta Doğu’da Kürtlerin Yaşadığı İhanetler, Nedenleri ve Perspektifimiz başlıklı köşe yazımızdan bir bölümdür.





























