BİRİNCİ KISIM

Öyleyse şöyle denecektir: Tarihi, kendi iradeleri tarafından itilen insanların eylemi yapar; iradeleri ise o insanların fikirlerinin ifadesidir, fikirlerin kendileri ise insanların beyninden gelir. Ama dikkat! (sayfa 197)

I. SAKINILMASI GEREKEN YANLIŞ BİR DÜŞÜNCE

Biz, Büyük Devrimi, filozofların beyinlerinde doğmuş fikirlerin uygulanmasının bir sonucudur diye açıklarsak, bu, sınırlı, yetersiz bir açıklama ve materyalizmin kötü bir uygulaması olur.

Çünkü görülmesi gereken şudur: bu çağın düşünürlerince ortaya atılan bu fikirleri yığınlar niçin benimsedi? Diderot, bu fikirleri kavramakta, niçin tek başına değildi? Ve niçin 16. yüzyıldan beri beyinlerin büyük bir çoğunluğu hep aynı fikirleri yoğuruyordu?

Acaba, bu beyinler, birdenbire, aynı ağırlığa ve aynı kıvrıntılara mı sahip oldular? Hayır. Fikirlerde değişmeler var, ama kafatası içinde bir değişme olmamış.

Fikirlerin böyle beyinle açıklanması, materyalist bir açıklama olarak görünür. Ama Diderot’nun beyninden sözetmek, gerçekte Diderot’nun beyninden, fikirlerinden sözetmektir ve o halde bozulmuş, yanıltılmış materyalist bir teoridir; bu teoride, fikirlerle birlikte, idealist eğilimin de doğmakta olduğunu görüyoruz.

 Daha önceki tarih-eylem-irade-fikirler zincirine dönelim. Fikirlerin bir anlamı, bir içeriği vardır: İşçi sınıfı, örneğin, kapitalizmin devrilmesi için savaşım verir. Bu, savaşım halindeki işçiler tarafından düşünülür. Kuşkusuz, onlar bir beyinleri olduğu için düşünürler ve buna göre beyin, düşünmek için zorunlu bir koşuldur; ama yeterli koşul değildir. Beyin, fikirlere sahip olmanın maddi olgusunu açıklar, ama neden şu fikirlere değil de, daha çok bu fikirlere sahip olunduğunu açıklamaz.

 “İnsanları harekete geçiren ne varsa, hepsi zorunlu olarak onların beyninden geçer, ama bunun beyinde alacağı biçim, koşullara çok bağlıdır.”[68] (sayfa 198)

Öyleyse fikirlerimizin içeriğini, yani örneğin kapitalizmi devirme fikrinin bizde oluşmasını nasıl açıklayabiliriz?

II. “TOPLUMSAL VARLIK” VE BİLİNÇ

Biliyoruz ki, fikirlerimiz, şeylerin yansılarıdır; fikirlerimizin taşıdıkları amaçlar da şeylerin yansılarıdır, ama hangi şeylerin?

Bu soruyu yanıtlamak için, insanların nerede yaşadıklarına, onların fikirlerinin nerede ortaya çıktığına bakmak gerekir. Şimdi saptıyoruz ki, insanlar, kapitalist bir toplumda yaşıyorlar ve onların fikirleri bu toplum içinde ortaya çıkıyor ve bu fikirler, bu insanlara, bu toplumdan geliyor.

“İnsanların varlığını belirleyen, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.”[69]

Bu tanımlamada, Marx’ın, “insanların varlığı” dediği şey, biziz, biz olduğumuz şeydir; “bilinç” ise, bizim düşündüğümüz, istediğimiz şeydir.

Genellikle, içime işlemiş derin bir ülkü uğruna savaşım veriyorum, denir ve bundan bizim varlığımızı belirleyen şeyin, bizim bilincimiz olduğu sonucu çıkarılır; biz, bir şey yapıyoruz, çünkü öyle düşünüyoruz ve öyle istiyoruz.

Böyle söylemek büyük bir yanlıştır, çünkü gerçekte bizim bilincimizi belirleyen toplumsal varlığımızdır.

Proleter olan bir “varlık” proleterce düşünür ve burjuva olan bir “varlık”, burjuvaca düşünür (neden her zaman böyle olmadığını daha ilerde göreceğiz). Ama, genel biçimiyle “bir sarayda başka türlü düşünülür, bir kulübede başka türlü”.[70]

III. İDEALİST TEORİLER

İdealistler derler ki, bir proleter, proleter gibi düşündüğü (sayfa 199) için proleterdir ya da bir burjuva, burjuva gibi düşündüğü için burjuvadır.

Biz de, tersine, deriz ki, eğer onlar bir proleter ya da bir burjuva gibi düşünüyorlarsa, bu, bir proleter ya da bir burjuva olmamalarındandır. Bir proleter, proleter olduğu için proletarya sınıfının bilincine sahiptir.

Burada iyice dikkat etmemiz gereken bir şey, idealist teorinin pratik bir sonucu olduğudur. Deniliyor ki, burjuva olunuyorsa, bu, burjuva gibi düşünüldüğündendir; öyleyse, artık burjuva olmamak için, sözkonusu olan düşünüş biçimini değiştirmek yeterlidir, ve burjuva sömürüsünü durdurmak için de patronları ikna etmeye çalışmak yeterlidir. Bu da hıristiyan sosyalistler tarafından savunulan bir teoridir; aynı zamanda, bu ütopyacı sosyalizmin kurucularının da teorisi olmuştur.

Ama bu, aynı zamanda, kapitalizme karşı, onu ortadan kaldırmak için değil, ama daha “akla-yatkın” olmasını sağlamak için savaşım veren faşistlerin de teorisidir. Bunlar patronların, işçileri sömürdüklerini anladıkları zaman, artık sömürmeyeceklerini söylerler. İşte baştan sona idealist ve tehlikeli bir teori.

IV. “TOPLUMSAL VARLIK” VE YAŞAM KOŞULLARI

Marx, bize, “toplumsal varlık”tan sözeder. “Toplumsal varlık” ile ne demek istemektedir?

“Toplumsal varlık”, insanların içinde yaşadıkları toplumun maddi yaşam koşulları tarafından belirlenir.

İnsanların maddi yaşam koşullarını belirleyen, onların bilinçleri değildir; bu maddi koşullar, onların bilinçlerini belirler.

Maddi yaşam koşulları denen şey nedir? Toplumda zenginler vardır, yoksullar vardır ve onların düşünüş biçimleri ayrı ayrıdır; onların aynı bir konu üzerindeki fikirleri değişiktir. (sayfa 200) Bir yoksul, bir işsiz için, otobüse binmek bir lükstür; ama kendi özel arabası olan bir zengin için, bir aşağılanmadır.

Yoksulun otobüs konusundaki fikirleri, acaba yoksul olduğu için mi vardır, yoksa bu fikirlere, otobüse bindiği için mi sahiptir? Yoksul olduğu için. Yoksul olmak, burada; onun yaşam koşuludur.

Öyleyse, insanların yaşam koşullarını açıklayabilmek için, niçin zenginler vardır, niçin yoksullar vardır, ona bakmak gerekir.

Üretimin ekonomik sürecinde, benzer yer tutan (yani bugünkü kapitalist düzende üretim araçlarına sahip olan – ya da tersine, üretim araçları üzerinde çalışıp da ona sahip olmayan) bir insanlar grubu, belirli bir ölçüde aynı maddi yaşam koşullarına sahip olan bir insanlar grubu, bir sınıf oluşturur; ama bir sınıf kavramı, sınıf düşüncesi, zenginlik ya da yoksulluk kavramına indirgenemez. Bir proleter, bir burjuvadan daha fazla kazanabilir; ama bu yüzden daha az proleter değildir, çünkü o, bir patrona bağlıdır ve çünkü onun ne yaşamı güven altına alınmıştır, ne de o bağımsızdır. Varlığın koşulları, yalnızca kazanılan para ile oluşmaz, toplumsal görev ile oluşur, ve o zaman şu zincirlemeyi elde ediyoruz:

İnsanlar fikirlerinin ifadesi olan iradeleri doğrultusunda, eylemleri ile tarihlerini yaparlar. Fikirleri ise, insanların içinde bulundukları maddi yaşam koşullarından, yani onların bir sınıfın mensubu olmalarından gelir.

V. SINIF SAVAŞIMLARI, TARİHİN DEVİNDİRİCİSİ

İnsanlar bir şey yaparlar, çünkü bazı fikirleri vardır. Onlar, bu fikirlerini, maddi yaşam koşullarına borçludurlar, çünkü onlar, bu ya da diğer sınıftandırlar. Bu demek değildir ki, [kapitalist] toplumda, yalnızca iki sınıf vardır; (sayfa 201) birçok sınıf vardır. Başlıca iki sınıf savaşım halindedir: burjuvazi ve proletarya.

Demek ki, fikirlerin arkasında sınıflar bulunur.

Toplum, birbirlerine karşı savaşım veren sınıflara bölünmüştür. Böylece, eğer insanların fikirleri incelenirse, bu fikirlerin de çatışma halinde oldukları ve bu fikirlerin arkasında, birbirleriyle çatışma halinde olan sınıfların bulunduğu görülür.

Şu halde, tarihin devindirici güçleri; yani tarihi açıklayan şey, sınıf savaşımlarıdır.

Eğer sürekli bütçe açığını örnek olarak alırsak, görürüz ki, iki çözüm vardır: biri, mali ortodoksluk (geleneksel ilkelere uygunluk), yani yeni tasarruflara, yeni istikrazlara, yeni vergilere vb. devam ederek açığı kapamak; öteki çözüm ise, bu açığı zenginlere ödettirmektir.

Bu fikirler çevresinde siyasal bir savaşım olduğunu görürüz ve genellikle, bu konuda, bir anlaşma sağlanamamasına “üzülünür”; ama marksistler, bu siyasal savaşımın ardında yatan gerçeği anlamak isterler ve araştırırlar; araştırınca da, toplumsal savaşımı, yani sınıf savaşımını bulurlar. Birinci çözümden yana olanlar (kapitalistler) ile zenginlere ödettirmeden yana olanlar (orta sınıflar ve proletarya) arasındaki savaşım olduğunu görürler.

“Öyleyse, diyecektir Engels, hiç değilse modern tarihte, bütün siyasal savaşımların sınıf savaşımları oldukları ve sınıfların bütün kurtuluş savaşımlarının, zorunlu olan siyasal biçimlerine karşın -çünkü her sınıf savaşımı bir siyasal savaşımdır- son tahlilde ekonomik kurtuluş sorunu çevresinde döndükleri tanıtlanmıştır.”[71]

Böylece, tarihi açıklamak için, daha önce öğrendiğimiz zincire eklenecek bir halkamız daha oluyor: (sayfa 202) eylem, irade, fikirler, fikirlerin arkasında sınıflar, sınıfların arkasında da ekonomi. Demek ki, tarihi açıklayan gerçekten sınıf savaşımlarıdır, ama sınıfları belirleyen ekonomidir.

Bir tarih olayını açıklamak istediğimiz zaman, savaşım veren fikirler nelerdir, onları incelemek, fikirlerin gerisinde sınıfları araştırmak ve son olarak da sınıfların temel özelliklerini belirleyen ekonomik tarzı belirtmek zorundayız.

İlgili Haber:  Sanayi Bitti, İşçi Sınıfı Bitti (?)

Şimdi gene, sınıfların ve ekonomik tarzın nereden geldiği sorulabilir (diyalektikçiler ardarda bütün bu soruları sormaktan korkmazlar, çünkü her şeyin kaynağını bulmak gerektiğini bilirler). Bu, bundan sonraki bölümde ayrıntılı olarak öğreneceğimiz konudur, ama şimdiden diyebiliriz ki:

Sınıfların nereden geldiklerini bilmek için, toplumun tarihini incelemek gerekir, o zaman bugün karşılaştığımız sınıfların, daima aynı sınıflar olmadığı görülecektir. Eski Yunan’da, köleler ve efendileri; ortaçağda, serfler ve senyörler (feodal beyler); sonra da, (bu sıralamada basitleştirildiği üzere) burjuvazi ve proletarya.

Bu tabloda saptıyoruz ki, sınıflar değişiyorlar ve nedenini araştırdığımız zaman, görüyoruz ki, ekonomik koşullar değiştiği için sınıflar da değişmişlerdir (ekonomik koşullar şunlardır: üretimin, dolaşımın, üleşimin ve zenginlikleri tüketimin yapısı ve, geri kalan her şeyin son koşulu olarak, üretim biçimi, teknik).

İşte gene Engels’ten bir parça:

“Burjuvazi ve proletarya, her ikisi de, ekonomik koşulların, daha doğrusu üretim tarzının dönüşümü sonucu oluşmuşlardı. Bu dönüşüm, ilkin lonca tezgahından manüfaktüre, manüfaktürden de makineler kullanan, su buharı ile işleyen ve bu iki sınıfı geliştirmiş olan geniş-ölçekli sanayiye geçiştir.”[72]

 Demek ki, son tahlilde, tarihin devindirici güçlerini, bize aşağıdaki zincirleme vermektedir: (sayfa 203)

      a) Tarih, insanların eseridir.

      b) Tarihi yapan eylem, insanların iradesiyle belirlenir.

      c) Bu irade, onların fikirlerinin ifadesidir.

      d) Bu fikirler, insanların içinde yaşadıkları toplumsal koşulların yansısıdır.

      e) Sınıfları ve onların savaşımını belirleyen, bu toplumsal koşullardır.

      f) Sınıfların kendileri, ekonomik koşullar tarafından belirlenirler.

Bu zincirlemenin hangi biçimler altında ve hangi koşullarda akıp geçtiğini açıklıkla belirtmek için diyoruz ki:

      1. Fikirler, yaşamda siyasal planda açığa çıkarılırlar.

      2. Fikir savaşımlarının arkasındaki sınıf savaşımları toplumsal planda açığa çıkarılırlar.

      3. Ekonomik koşullar (tekniğin durumu ile belirlenmiş bulunan) ekonomik planda ifadelerini bulurlar. (sayfa 204)

GÖRDÜK Kİ, tarihin devindirici güçleri, son tahlilde, ekonomik koşulların belirledikleri sınıflar ve sınıfların savaşımlarıdır.

Bu zincirleme sırası şöyleydi: İnsanların kafalarında, kendilerini bir şey yapmaya iten fikirler vardır. Bu fikirler, insanların içinde yaşadıkları maddi yaşam koşullarından doğmaktadır. Bu maddi yaşam koşullarını insanların toplum içindeki yerleri, yani ait oldukları sınıf belirler ve sınıflar ise, toplumun içinde geliştiği ekonomik koşullar tarafından belirlenir. (sayfa 205)

Ama bu durumda, ekonomik koşulları ve bu koşulların yarattıkları sınıfları belirleyen nedir, onu görmemiz gerekir. Şimdi bunu inceleyeceğiz.

İKİNCİ KISIM

I.BİRİNCİ BÜYÜK İŞBÖLÜMÜ

Toplumun evrimi incelenirken ve geçmişteki olaylar ele alınırken, ilkin, toplumun her zaman sınıflara bölünmüş olmadığı görülür. Diyalektik, her şeyin kökenini araştırmamızı ister; biz de, çok uzak bir geçmişte, sınıfların bulunmadığını görüyoruz. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde şöyle der:

“Toplumun geçmiş bütün aşamalarında, üretim, her şeyden önce, ortaklaşa bir üretimdi; tıpkı tüketimin de, azçok geniş komünist topluluklar içinde, ürünlerin doğrudan doğruya üleşimiyle yapılmış olduğu gibi.”[73]

Bütün insanlar üretime katılırlar; bireysel iş aletleri özel mülkiyettir, ama ortaklaşa kullanılanlar ortaklığa (communauté) aittir. Bu alt aşamada, işbölümü; yalnızca cinsler arasında vardır. Erkekler avlanır, balık tutar vb., kadınlar ise eve bakar. Kişiye özgü ya da “özel” çıkarlar yoktur.

Ama insanlar bu dönemde durup kalmadılar ve insanların yaşamında ilk değişme, toplumdaki işbölümü olacaktır.

  “İşbölümü, yavaş yavaş, bu üretim süreci içine sızar.”[74]

Bu ilk olguda, insanlar “önce hayvanları evcilleştirdiler, daha sonra, esas çalışma kolları olan hayvan yetiştirme ve hayvan sürülerinin korunmasına geçtiler. Çoban aşiretler, kendilerini öteki barbarlardan ayırdılar: birinci büyük toplumsal işbölümü”.[75]

Demek ki, ilk üretim tarzı olarak avlanmayı ve balık (sayfa 206) avını; ikinci üretim tarzı olarak ise, çoban kabilelerin doğuşuna yolaçan hayvan yetiştiriciliğini görüyoruz.

İşte toplumun ilk kez sınıflara bölünüşünün temelinde yatan, bu birinci işbölümüdür.

II. TOPLUMUN SINIFLARA İLK BÖLÜNÜŞÜ

“Bütün çalışma kollarındaki -hayvancılık, tarım, ev sanayii üretim artışı, insan emek-gücüne, kendisine gerekenden daha çoğunu üretmek yeteneğini kazandırdı. Bu, aynı zamanda, her gens, ev topluluğu ya da karı-koca ailesi üyesine düşen günlük iş tutarını artırdı. Yeni emek-güçlerine başvurmak gerekli duruma geldi. Savaş bunları sağladı: savaş tutsakları köle haline getirildiler. Birinci büyük toplumsal işbölümü, emek üretkenliğini, dolayısıyla servetleri artırıp üretim alanını genişleterek, o günkü tarihsel koşullar içinde, zorunlu olarak köleliği getirdi. Birinci büyük toplumsal işbölümünden, toplumun iki sınıf: efendiler ve köleler, sömürenler ve sömürülenler biçimindeki ilk büyük bölünüşü doğdu.”[76]

“Şimdi uygarlığın eşiğine gelmiş bulunuyoruz. … En aşağı aşamada, insanlar yalnızca doğrudan doğruya kişisel gereksinmeleri için üretiyorlardı; zaman zaman, yapılan değişimler, yalnızca raslantı sonucu elde kalan fazlalıkla ilgili tek tek olaylardı. Barbarlığın orta aşamasında, çoban halklar arasında, sürü, belirli bir büyüklük kazanınca, davarın, … bir mülk durumuna geldiğini görürüz; … düzenli bir değişimin koşulları da bundan doğar.”[77]

Öyleyse, bu sırada, toplumda iki sınıf buluyoruz: efendiler ve köleler. Sonra toplum, yaşamını sürdürecek ve yeni gelişmelere uğrayacaktır. Yeni bir sınıf doğacak ve büyüyecektir. (sayfa 207)

III. İKİNCİ BÜYÜK İŞBÖLÜMÜ

“Servet hızla arttı, ama bireysel servet olarak; dokumacılık, madenlerin işlenmesi ve gitgide farklılaşan öteki zanaatlar, üretime, artan bir çeşitlilik ve yetkinlik veriyordu; bundan böyle, tahıl, sebze ve meyvelerin yanısıra, tarım, elde edilmeleri öğrenilmiş bulunan zeytinyağı ve şarabı da sağlamaktaydı. Böylesine çeşitli bir çalışma, artık aynı birey tarafından yürütülemezdi; ikinci büyük [toplumsal -ç.] işbölümü gerçekleşti: küçük zanaatlar, tarımdan ayrıldı. Üretimde, ve onunla birlikte emek üretkenliğindeki sürekli artış, insan emek-gücünün değerini artırdı; önceki aşamada başlangıç durumunda ve yer yer görülen kölelik, şimdi toplumsal sistemin esaslı bir unsuru (bileştireni, composant’ı) durumuna gelir, köleler basit yardımcılar olmaktan çıkarlar; tarlalarda ve atölyede, düzinelerle köle işe sürülür. Üretimin, başlıca iki kola: tarım ve küçük sanayiye ayrılmasıyla doğrudan doğruya değişim için üretim doğar; bu, meta üretimidir. Meta üretimiyle, … ticaret … doğar.”[78]

IV. TOPLUMUN SINIFLARA İKİNCİ BÖLÜNÜŞÜ

Böylece, birinci büyük işbölümü, insan çalışmasının (işin) değerini artırıyor, zenginliklerde bir artma yaratıyor, bu da yeni baştan işin değerini artırıyor ve ikinci bir işbölümünü zorunlu kılıyor: zanaatlar ve tarım. Bu aşamada, üretimin aralıksız artması ve buna paralel olarak insana ait emek-gücünün öneminin yükselmesi, köleleri “vazgeçilmez” duruma getiriyor, ticaret için üretimi, onunla birlikte de üçüncü bir sınıfı: tüccarlar sınıfını yaratıyor.

Demek ki, bu aşamada, toplumda üçlü bir işbölümü ve üç sınıf var: tarımcılar, zanaatçılar, tüccarlar. Burada ilk kez üretime katılmayan bir sınıf görüyoruz, ve bu sınıf, tüccarlar (sayfa 208) sınıfı öteki iki sınıfa egemen olacaktır.

“Barbarlığın yukarı aşaması, bize, tarımla küçük sanayi arasında yeni bir işbölümü ve bunun sonucu, çalışma ürünlerinin daima artan bir parçasının doğrudan doğruya değişim için üretilmesini getirir; bireysel üreticiler arasındaki değişimin, toplum için dirimsel bir zorunluluk kazanması da bundan doğar. Uygarlık, özellikle kent ve köy arasındaki karşıtlığı daha da belirgin bir duruma getirerek (iktisadi bakımdan, ilkçağdaki gibi, kent köye, ya da ortaçağdaki gibi; köy kente egemen olabilir), daha önce varolan bütün bu işbölümlerini güçlendirip geliştirir, ve onlara, kendine özgü ve çok önemli bir üçüncü işbölümünü ekler: artık, üretimle değil yalnızca ürünlerin değişimiyle uğraşan bir sınıf doğurur tüccarlar. O zamana kadar, sınıfların oluşumundaki bütün izler üretime bağlanıyorlardı; bunlar üretime katılan kimseleri, azçok geniş bir ölçek üzerinde, yönetici ve yürütücü, ya da üretici olarak bölüyorlardı. Burada, sahneye, ilk kez olarak, üretime herhangi bir biçimde katılmaksızın, onun yönetimini elegeçiren ve üreticileri iktisadi bakımdan egemenliği altına alan bir sınıf girer; bir sınıf ki, iki üretici arasında zorunlu aracı olarak geçinir ve her ikisini de sömürür. Üreticileri değişim zahmet ve riskinden kurtarmak bahanesiyle, ürünlerinin satışını en uzak pazarlara kadar yaymak ve böylece nüfusun en yararlı sınıfı olmak bahanesiyle, gerçekte çok küçük hizmetler için, karşılık (salaire) olarak, yerli üretimin olduğu kadar yabancı üretimin de kaymağını alan, hızla büyük servetler ve buna uygun düşen toplumsal bir etkililik kazanan ve böyle olduğu için de, sonunda o da kendine özgü bir ürünü – devirli ticari bunalımları oluşturana kadar, uygarlık dönemi içinde durmadan yeni saygınlıklar ve üretimde durmadan artan bir egemenlik sahibi olan bir kar düşkünleri, bir gerçek toplumsal asalaklar sınıfı oluşur.”[79] (sayfa 209)

İlgili Haber:  I. Reformlar mı? Devrim Mi? II. Tarihsel Materyalizm - Georges Politzer

Böylece, ilkel komünizmden başlayarak, bizi kapitalizme götüren zincirleme sırayı görüyoruz.

      1. İlkel komünizm.

      2. Yabanıl (vahşi) kabilelerle çoban kabileler arasında bölünme (birinci işbölümü: efendiler, köleler).

      3. Tarımcılarla zanaatçılar arasında bölünme (ikinci işbölümü).

      4. Tüccar sınıfının doğuşu (üçüncü işbölümü), ki bu,

      5. Devresel olarak ticari bunalımları doğuruyor (kapitalizm).

      Şimdi artık sınıfların nereden geldiklerini biliyoruz, ve geriye bunu incelemek kalıyor:

V. EKONOMİK KOŞULLARI BELİRLEYEN ŞEY

İlkin, bizden önce gelen çeşitli toplumları çok kısaca gözden geçirelim.

Antikçağ toplumlarından önceki toplumları ayrıntılı bir biçimde incelemek için yeterli belgelerimiz yok, ama örneğin Eski Yunanlılarda efendilerin ve kölelerin bulunduğunu ve tüccarlar sınıfının daha o zamandan gelişmeye başladığını biliyoruz. Sonra, ortaçağda, senyörleri ve serfleriyle feodal toplum, tüccarların gittikçe daha büyük bir önem kazanmalarına olanak verir. Bunlar, şatoların yakınlarında, bourg (burjuva adı buradan gelir) denilen kasabalarda toplaşırlar; öte yandan ortaçağda, kapitalist üretimden önce, yalnız küçük üretim vardı, ki bu küçük üretimin birinci koşulu, üreticinin kendi iş aletlerinin sahibi olması idi. Üretim araçları bireye ait bulunuyordu ve ancak bireysel kullanıma göre ayarlanmışlardı. Bu bakımdan üretim araçları, sıradan, küçük ve sınırlı idiler. Bu üretim araçlarını yoğunlaştırmak ve genişletmek, onları modern üretimin güçlü araçları haline dönüştürmek, kapitalist üretimin ve burjuvazinin tarihsel rolü idi. (sayfa 210)

Burjuvazi, “15. yüzyıldan bu yana, basit elbirliği, manüfaktür ve modern sanayi olmak üzere, üç evrede bunu başarmıştır. Burjuvazi, cüce üretim araçlarını, onları aynı zamanda bireysel üretim araçları olmaktan çıkarıp, insanların ancak ortaklaşa (elbirliğiyle) işletebileceği toplumsal üretim araçları haline getirmiştir.”[80]

Öyleyse görüyoruz ki, sınıfların evrimine paralel olarak (efendiler ve köleler; senyörler ve serfler.), servetlerin üretimi, dolaşımı, dağılımı koşulları, yani ekonomik koşullar, evrim gösterir ve ekonomik evrim, adım adım ve paralel olarak üretim biçimlerinin evrimini izler.

VI. ÜRETİM TARZLARI

Öyleyse bunu, üretim biçimleri, yani büyük küçük her çeşit aletin durumu, onların kullanımı, iş yöntemleri, kısaca, teknik durum, ekonomik koşullar belirler.

“Kapitalist üretimden önce yani ortaçağda, her yerde, emekçilerin kendi üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetine dayanan küçük üretim görülüyordu… Çalışma araçları, … bireyin, yalnızca bireysel kullanım için hesaplanmış çalışma araçları idi … Bu dağınık ve daracık üretim araçlarını biraraya toplayıp genişletmek, onları bugünkü üretimin güçlü kaldıraçları durumuna getirmek [gerekiyordu]. … Bireysel atölye yerine, yüzlerce ve binlerce insanın elbirliğini egemenlik altında bulunduran fabrika geçti. Ve tıpkı üretim araçları gibi, üretim, bir dizi bireysel eylem durumundan, bir dizi toplumsal eylem durumuna, ve ürünler de bireysel ürünler durumundan toplumsal ürünler durumuna dönüştü.”[81]

Burada görüyoruz ki, üretim biçimlerinin evrimi, üretici güçleri tamamen dönüştürmüştür. Oysa, iş aletleri kolektifleşmiş olmakla birlikte mülkiyet düzeni bireysel olarak kalmıştır! (sayfa 211) Ancak, birçok kişinin ortaklaşa işe koyulmasıyla işleyebilen makineler bir tek adamın mülkiyeti olarak kaldı. Gene görüyoruz ki: “Üretici güçlerin, kendini kapitalistlere de kabul ettiren toplumsal niteliğinin kısmi tanınması. Büyük üretim ve ulaştırma örgenliklerinin, önce hisse senetli şirketler, sonra tröstler, en sonra da devlet tarafından sahiplenilmesi. Burjuvazi artık gereksiz bir sınıf olarak görünür; onun tüm toplumsal işlevleri, ücretli görevliler tarafından yerine getirilir”.[82]

“Bir yandan, makinelerde rekabetin her fabrikatör için zorunlu kıldığı o gittikçe artan sayıda emekçinin yerinden olması ile tamamlanan yetkinleşme. Yedek sanayi ordusu. Öte yandan, üretimin sınırsız genişlemesi ve rekabet karşısında her fabrikatör için [bunun -ç.] zorunluluğu. Her iki yandan da, üretken güçlerin işitilmemiş gelişmesi, arzın talepten fazlalığı, pazarların dolup taşması, her on yılda bir bunalımlar, kısır döngü: burada, üretim araçlarında ve üründe fazlalık – orada, işsiz ve geçim araçlarından yoksun emekçilerde fazlalık. Ama bu iki üretim ve toplumsal esenlik kaldıracı, birlikte işleyememektedir, çünkü kapitalist üretim tarzı, üretici güçleri çalışmaktan ve ürünleri, önce sermayeye dönüşmedikleri sürece, dolaşımdan alıkor.”[83]

Toplumsal, ortaklaşa hale gelen iş ile bireysel kalan mülkiyet arasında çelişki vardır. O zaman Marx’la birlikte diyeceğiz ki:

“Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar.”[84] (sayfa 212)

VII. UYARILAR

Bu bölümü bitirmeden önce bazı uyarılarda bulunmak ve bu incelemede, daha önce incelemiş olduğumuz diyalektiğin bütün temel özelliklerini ve yasalarını bulduğumuzu belirtmek gereklidir.

Gerçekten, toplumların tarihini, sınıfların ve üretim biçimlerinin tarihini büyük bir hızla izlemiş bulunuyoruz. Bu son incelemenin her bölümünün ötekilere ne kadar bağımlı olduğunu görüyoruz. Bu tarihin, özünde, devinmekte, değişmekte olduğunu ve toplumların evriminin her aşamasında meydana gelen değişmelere, bir iç savaşıma, tutucu öğelerle ilerici öğeler arasındaki bir savaşıma, her toplumun yıkımı ve yeni bir toplumun doğuşu ile sonuçlanan bir savaşıma yolaçtığını saptıyoruz. Bu toplumların her birinin, kendinden önce gelenden çok ayrı, çok değişik bir temel özelliği, bir yapısı vardır. Bu köklü dönüşümler, kendi başlarına önemsiz görünen, ama belirli bir noktada, üst üste gelip birikmeleriyle ani, devrimci bir değişmeye yolaçacak bir durum yaratan olayların birikmesinden sonra meydana gelirler.

Öyleyse, burada, diyalektiğin temel özelliklerini ve büyük yasalarını yeniden karşımızda buluyoruz, şöyle ki:

      Şeylerin ve olayların karşılıklı bağımlılığı.

      Diyalektik hareket ve diyalektik değişme.

      Otodinamizm (özgüç).

      Çelişki.

      Karşılıklı etki.

      Ve sıçramalı evrim (niceliğin niteliğe dönüşmesi). (sayfa 213)

*Yukarıdaki kısımlar Georges Politzer’in Felsefenin Başlangıç İlkeleri adlı kitabından alıntılanmıştır.

OKUMA PARÇALARI

      Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni.

      Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm.

YOKLAMA SORULARI

      BİRİNCİ BÖLÜM

      1. İdealistler tarihi nasıl açıklarlar?

      2. Tarihsel materyalizm nedir?

      3. 18. yüzyıl materyalistleri tarihi nasıl açıklıyorlardı? Bu açıklayış biçiminin yetersizliğini gösteriniz.

      İKİNCİ BÖLÜM

      1. Sınıflar nereden gelir?

      2. Tarihin devindirici güçleri nelerdir?

      YAZILI ÖDEV

      Marksizm (tarihsel materyalizm); diyalektiği, tarihe nasıl uygular? (sayfa 214)

Dipnotlar

[73] Friedrich Engels; Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, Ankara 1992, s. 179; ayrıca bkz: 163-165.

[74] Friedrich Engels; Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s. 179.

[75] Friedrich Engels; Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s. 165.

[76] F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s. 166.

[77] F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s. 170.

[78] Friedrich Engels, Ailenin; Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s. 168.

[79] F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s. 170-171.

[80] Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, s. 82.

[81] Friedrich Engels, Anti-Dühring, s. 386.

[82] Friedrich Engels, Anti-Dühring, s. 405.

[83] Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, s. 101.

[84] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, “Önsöz”, s. 23.