İlhan Kösedağ
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. ABD Emperyalizminin Son 25 Yılı Üzerine

ABD Emperyalizminin Son 25 Yılı Üzerine

ABD dış politikası, son 25 yılda petrol ve kritik minerallere odaklandı. Petrol bağımlılığı, Orta Doğu müdahalelerini şekillendirdi; Irak ve Libya işgalleri petrol erişimini güvence altına aldı. 1928 Kırmızı Hat Anlaşması'ndan beri ABD şirketleri Orta Doğu petrolünü domine ediyor.

0
Paylaş

Emperyalizm, ‘kapitalizmin en yüksek aşaması’ olarak tanımlanır ve bu süreçte çokuluslu tekeller (multinational monopolies) merkezi bir rol oynar. Tarihsel olarak, serbest rekabetin yerini tekelci yapıların almasıyla başlayan bu dönüşüm, ekonomik gücün küresel ölçekte yoğunlaşmasını sağlar. Çokuluslu şirketler, ulusal sınırları aşarak kaynakları sömürür, pazarları domine eder ve siyasi etkilerini kullanarak emperyalist politikaları destekler. Bu iç içe geçiş, Lenin’in klasik analizinde vurgulandığı üzere, kapitalizmin doğasından kaynaklanır ve günümüzde teknoloji devleri, enerji şirketleri gibi yapılarla somutlaşır.

Emperyalizmin Tarihsel Gelişimi

Emperyalizmin kökenleri, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başına dayanır. Kapitalizmin rekabetçi aşamasından tekelci aşamaya geçişi, üretim ve sermayenin yoğunlaşmasıyla hızlanır. Vladimir Lenin, “Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı eserinde bu süreci beş temel özellikle açıklar: 1)Üretim ve sermayenin yoğunlaşmasıyla monopollerin oluşması, 2)banka ve sanayi sermayesinin birleşmesiyle finans kapitalin doğuşu, 3)sermaye ihracının mal ihracatından ön plana çıkması, 4)uluslararası kapitalist monopollerin dünyayı paylaşması ve 5)büyük kapitalist güçlerin dünyanın toprak paylaşımını tamamlaması. Bu özellikler, çokuluslu tekelleri emperyalizmin motoru haline getirir.

Lenin’e göre, monopoller rekabeti ortadan kaldırarak fiyatları kontrol eder ve sömürüyü yoğunlaştırır. Rosa Luxemburg gibi diğer Marksist düşünürler de, emperyalizmin küresel eşitsizliği derinleştirdiğini vurgular; merkez ülkelerdeki tekeller, çevre ülkelerdeki kaynakları sömürerek sermaye birikimini sürdürür. Samir Amin’in analizinde ise, emperyalizm beş tekel üzerinden kendini yeniden üretir: Teknoloji tekelidoğal kaynaklara erişim tekelifinans tekeliiletişim ve medya tekeli ile kitle imha silahları tekeli. Bu tekeller, çokuluslu şirketlerin ekonomik ve siyasi hakimiyetini pekiştirir.

Tarihsel örneklerde, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi gibi erken dönem çokuluslu yapılar, sömürgecilikle iç içe geçmişti. 20. yüzyılda ise, Standard Oil veya United Fruit Company gibi Amerikan tekelleri, Latin Amerika’da darbelere ve sömürüye yol açtı. Bu süreç, monopollerin sadece ekonomik değil, emperyalist devlet politikalarının uzantısı olduğunu gösterir.

Çokuluslu Tekellerin Güncel Rolü

Günümüzde, emperyalizm ve çokuluslu tekellerin iç içeliği daha sofistike hale gelmiştir. Küreselleşme adı altında, şirketler ulusal ekonomileri domine ederken, emperyalist güçler bu yapıları korur. Örneğin, Google, Amazon ve Microsoft gibi teknoloji devleri, veri tekeliyle küresel ekonomiyi şekillendirir. Bu şirketler, gelişmekte olan ülkelerde ucuz işgücü ve kaynakları sömürürken, ABD’nin dış politikasını destekler – örneğin, askeri teknolojilerde rol alırlar.

Enerji sektöründe, ExxonMobil veya Shell gibi çokuluslu tekeller, Ortadoğu ve Afrika’daki kaynakları kontrol etmek için savaşları ve rejim değişikliklerini tetikler. Bu, Amin’in belirttiği doğal kaynaklar tekeliyle doğrudan ilişkilidir. Finansal alanda ise, JPMorgan Chase veya BlackRock gibi kurumlar, borç mekanizmalarıyla çevre ülkeleri bağımlı kılar, IMF ve Dünya Bankası gibi araçlarla emperyalist politikaları uygular.

Ayrıca, uluslararası tekellerin dünya pazarını paylaşması devam eder. Örneğin, ilaç endüstrisinde Pfizer ve Moderna gibi şirketler, pandemi sırasında patent tekelleriyle gelişmekte olan ülkeleri yüksek fiyatlara mahkum etti. Bu, monopol kapitalizmin sömürü mekanizmasını gösterir. Emperyalizm, ‘gerek gördüğünde’ askeri işgaller, genelliklede ekonomik hegemonya üzerinden işler; çokuluslu tekeller bu hegemonyanın taşıyıcısıdır.

Emperyalizmin sadece ekonomik olmadığını, kültürel ve ideolojik boyutları da içerdiğini düşünüyoruz. Elbetteki bu boyutlar da monopollerin ekonomik temelinden türetilir.

SSCB’deki geri dönüşün ardından Rusya ve ardından Çin’in de kapitalist yola girişiyle ve Rusya’yla Çin’in stratejik ortaklıkları da göz önünde bulundurulduğunda diyebirliriz ki Rusya-Çin’in başını çekitiği bir emperyalist blokla ABD-İngiltere’nin başını çektiği bir diğer emperyalist blokla birlikte çift kutuplu bir emperyalizmle karşı karşıyayız.

Ancak biz, Samir Amin’in de belirttiği üzere, multipolaritenin emperyalizmi azaltmadığını; aksine, merkez-çevre ilişkilerini sürdürdüğünü düşünüyoruz. Bu bağlamda, çokuluslu tekellerin iç içeliği, küresel eşitsizliğin ana kaynağı olarak kalıyor.

Emperyalizm ve çokuluslu tekellerin iç içe geçişi, kapitalizmin kaçınılmaz bir evresidir. Monopoller, ekonomik gücü siyasi etkiye dönüştürerek küresel sömürüyü katmerleştirerek sürdürüyor. Bu yapı, eşitsizliği daha da derinleştiriyor.

(…)

ABD’nin Son 25 Yıldaki Emperyalist Politikaları: Saldırılar, Yayılmacılık, Kaynak Odaklı Eğilimler ve Çokuluslu Tekellerin Rolü

Son 25 yıl (2001-2026), ABD’nin emperyalist politikalarının yoğunlaştığı bir dönem olarak tarihe geçti. 11 Eylül saldırıları sonrası “terörle savaş” doktrini altında başlatılan saldırılar dizisi, askeri üslerin genişlemesi ve küresel kaynaklara odaklanan stratejiler, ABD’nin hegemonyasını pekiştirdi. Bu süreçte çokuluslu şirketler –özellikle savunma, enerji ve madencilik sektörlerinden– milyarlarca dolarlık sözleşmelerle doğrudan yararlandı.

11 Eylül Sonrası Dönem

2001’de 11 Eylül saldırıları, ABD’nin saldırgan dış politikasının gerekçesi olarak sunuldu. Bush Doktrini, ‚önleyici savaş‘ kavramını meşrulaştırarak Afganistan (2001) ve Irak (2003) işgallerinin temelini oluşturdu. Bu saldırılar, “terörle savaş” adı altında yürütüldü ve ABD’nin küresel askeri varlığını artırdı. Congressional Research Service(1) raporuna göre, 1991-2022 arasında ABD en az 251 askeri müdahale gerçekleştirdi; bunların önemli kısmı son 25 yılda yoğunlaştı. Afganistan savaşı 20 yıl sürdü, 2.400’den fazla ABD askeri öldü ve maliyeti 2 trilyon doları aştı. Irak işgali ise 1 milyondan fazla sivil ölümüyle sonuçlandı ve ABD’nin hedeflediği gibi ülkeyi istikrarsızlaştırdı.

Obama dönemi “Asya’ya Dönüş” stratejisiyle askeri odak Çin’e kaydı, ancak Orta Doğu’da Libya (2011) ve Suriye’deki müdahaleler devam etti. Trump ve Biden yönetimleri, Afganistan’dan -demokrasi götürme vaadiyle girdikleri Afganistan’ı Taliban’a bırakarak- çekilme (2021) ve Ukrayna’ya destek (2022-) gibi adımlarla emperyalist saldırganlığını sürdürdü. Suriye’de ve 2023-2026’da Gazze ve Yemen’deki dolaylı müdahaleler, ABD’nin İsrail ve Suudi Arabistan gibi müttefiklerini koruma, bölgedeki etkinlik güçlerini artırma stratejisini yansıttı. Bu dönem, ABD’nin 469 tarihi müdahalesinin yarısından fazlasını kapsıyor.

Suriye özelinde bir parantez açmak gerekiyor. ABD emperyalizmi Vietnam, Afganistan ve Irak’tan çıkardığı derslerle Suriye’ye birincil elden bir askeri işgal yerine, bölgedeki iki turuva atı T.C devleti ve İsrail’i kullandı.

Emperyalist Saldırılar ve Müdahaleler

Son 25 yılda ABD’nin başlıca müdahaleleri şöyle sıralanabilir:

  • Afganistan (2001-2021): Taliban’ı devirmek için işgal, ancak 2021’de Taliban’ın dönüşüyle sonuçlandı. Müdahale, al-Kaide’ye karşı başlatıldı ancak uzun süreli işgal haline geldi.
  • Irak (2003-2011, 2014-): Kitle imha silahları bahanesiyle işgal, IŞİD’e karşı yeniden müdahale. 36 milyondan fazla küresel ölümü tetikleyen “terörle savaş”ın parçası.
  • Libya (2011): NATO öncülüğünde Kaddafi’nin devrilmesi, ülkeyi kaosa sürükledi.
  • Suriye ve Yemen (2011-2026): IŞİD’e karşı hava saldırıları, Yemen’de Suudi destekli müdahaleler.
  • Latin Amerika ve Afrika: Venezuela’ya tehditler, Panama ve Honduras’ta müdahaleler. Afrika’da üsler ve insansız hava aracı operasyonları arttı.

Bu müdahaleler, ABD’nin 400’den fazla tarihi askeri eyleminden son çeyreğini oluşturuyor ve elbette ‘demokrasi ihracı’ değil, kaynak ve jeopolitik hakimiyet amacı taşıyor.

Askeri Yayılmacılık: Üsler ve Küresel Varlık

ABD, 2000’den beri askeri üslerini genişletti. Şu an 80 ülkede yaklaşık 750 üs bulunuyor; bu sayı 2020’de 800’dü ancak bazı kapanmalarla azaldı. 11 Eylül sonrası Orta Doğu’da (Suudi Arabistan, Irak) ve Asya’da (Kırgızistan, Özbekistan) yeni üsler kuruldu. “Asya’ya Dönüş” stratejisi, Güney Çin Denizi’nde Çin’e karşı askeri varlığı artırdı.

NATO’nun doğuya genişlemesi (Ukrayna kriziyle bağlantılı) ve Pasifik’teki “Özgür ve Açık Hint-Pasifik” stratejisi, ABD’nin yayılmacılığını simgeliyor. Bu üslerin maliyetinin 55 milyar doları aştığı ve yerel gerilimleri artırdığı belirtiLİyor. Son yıllarda Orta Doğu’dan çekilme iddialarına rağmen, İran ve Rusya’ya karşı üsler korunup geliştiriliyor.

Rezervlere ve Kaynaklara Yönelen Eğilim

ABD dış politikası, son 25 yılda petrol ve kritik minerallere odaklandı. Petrol bağımlılığı, Orta Doğu müdahalelerini şekillendirdi; Irak ve Libya işgalleri petrol erişimini güvence altına aldı. 1928 Kırmızı Hat Anlaşması’ndan beri ABD şirketleri Orta Doğu petrolünü domine ediyor.

Kritik mineraller (nadir toprak elementleri) için Çin’e bağımlılık, Trump ve Biden yönetimlerinde politika değişikliği getirdi. 2020’de ulusal acil durum ilan edildi; minerallere erişim için Afrika ve Latin Amerika’da yatırımlar arttı. Elektrikli araçlar ve savunma teknolojileri için mineraller, emperyalist dış politikanın bir parçası haline geldi. Bu stratejilerin çevre ülkeleri bağımlı kıldığı açık.

Çokuluslu Tekellerin Kârı ve Desteği

Çokuluslu şirketler, ABD saldırılarından doğrudan kazandı. Savunma sektöründe Lockheed Martin, Raytheon ve Boeing, “terörle savaş” sözleşmelerinden milyarlar aldı; 2020’de Lockheed 75 milyar dolar kazandı. Afganistan’da KBR ve Halliburton gibi lojistik firmaları, 108 milyar dolarlık sözleşmelerle zenginleşti.(2)(3)

Enerji şirketleri (ExxonMobil) Irak petrolünden yararlandı. Şirketler, lobiyle politikaları etkiliyor; savunma endüstrisi 2010’da 144 milyon dolar harcadı. Eski yetkililer (ör: Dick Cheney-Halliburton) şirketlerde yönetici oluyor, döner kapı mekanizmasıyla çıkarlar korunuyor. Son 20 yılda savunma şirketleri, Pentagon’un 2,4 trilyon dolarlık sözleşmelerinin %54’ünü aldı.

İmparatorluğun Maliyeti ve Proleteryaya Etkileri

ABD emperyalizmi, küresel hegemonyasını sürdürmek amacıyla yürüttüğü politikalar bütünü olarak, sadece ABD’deki işçileri değil, küresel işçileri de derinlemesine etkiliyor.

Bu etkiler, askeri harcamalar, sermaye ihracı, savaşlar ve neoliberal küreselleşme mekanizmaları üzerinden kendini gösteriyor. Emperyalizm, kapitalizmin bir aşaması olarak, işçilerin sömürüsünü yoğunlaştırırken, hem ABD’deki hem de dünya çapındaki emekçilerin yaşam standartlarını düşürüyor, eşitsizliği artırıyor ve toplumsal bölünmeleri derinleştiriyor.

ABD’de İşçi Sınıfı

ABD emperyalizmi, öncelikle devasa askeri harcamalar yoluyla iç ekonomiyi ve işçileri doğrudan etkiliyor. Yıllık 1,2 trilyon doları aşan askeri bütçe, kongre bütçesinin yüzde 60’ını oluşturur ve bu kaynaklar silah endüstrisi ile büyük şirketlere akar. Bu durum, işçilerin vergi yükünü artırırken, sosyal yıkım programlarıyla yoksulluğu azaltmak, konut, sağlık, eğitim ve altyapı gibi temel ihtiyaçlara ayrılacak kaynakları kısıtlar. Ukrayna, Filistin, Irak, Suriye ve Afganistan’daki savaşlar, ABD işçilerinin cebinden finanse edildi ve emperyalist savaşların faturası ABD’deki işçilere fatura edildi.

Emperyalist politikalar, işçi haklarını da saldırırken işsizliği de artırdı. Sermaye ihracı ve yurtdışına üretim kaydırma (offshoring), ABD’deki imalat sektörünü çökertmiş, milyonlarca görece iyi ücretli işi ortadan kaldırmıştır. 1970’lerden beri, büyük şirketler Çin, Meksika, Bangladeş gibi ülkelere taşınarak düşük ücretli emeği sömürürken, ABD işçileri düşük ücretli hizmet sektörüne mahkum edilmiştir. Bu süreç, -ekonomist- sendikaları zayıflatırken, ücretleri dondurdu ve gelir eşitsizliğini artırdı. 2008 Büyük Resesyonu’ndan beri milyarderlerin serveti 1,5 trilyon dolar artarken, işçi aileleri buna ters orantılı olarak yoksullaştı.

Ayrıca, emperyalizm ülkede de iç şiddeti tırmandırıyor. Sınırları dışındaki savaşlar, içerde ırkçılık, kadın düşmanlığı(misogyni) ve “güç haklıdır” zihniyetini yayıyor, kitle katliamlarını ve polis şiddetini tetikliyor. Pentagon’un 1033 programı, askeri teçhizatı polise aktararak, siyah ve kahverengi toplulukları hedef alıyor. Çevre sömürüsü de işçileri vuruyor: Fosil yakıt şirketlerinin kâr hırsı, iklim değişikliğini hızlandırıyor ve çevresel adaletsizliği derinleştiriyor.

Sonuçta, emperyalizm ABD işçilerini bölüyor: Irk, ulusal köken ve cinsiyet temelli baskılar, muhalif kesimlerdeki kimlik siyasetini tetikliyor, sınıf dayanışmasını zayıflatıyor ve sağ popülizmi besliyor. Yaşam standartlarını düşürüyor; eğitim, sağlık ve konut erişimi ciddi son haline geliyor.

ABD Emperyalizminin Dünya Proleteryasına Etkileri

ABD emperyalizmi, tüm dünya proleteryasını sömürü ve savaşlar yoluyla eziyor. Küresel emek arbitrajı, yani düşük ücretli güney emeğinin sömürüsü, kuzey sermayesinin kârını artırırken, güney işçilerini yoksullaştırıyor. Neoliberal küreselleşme, sermaye akışını serbestleştirirken, emek göçünü kısıtlıyor; fabrikalar sınırları aşıyor ama işçiler duvarlara çarpıyor. Bu, Haiti, Bangladeş gibi ülkelerde işçileri daha fakirleştiriken, ücretleri aşağı çekiyor ve orta sınıfı yok ediyor.

Irak ve Afganistan işgalleri, milyonlarca sivil ölümü ve altyapı yıkımıyla sonuçlandı; hayatta kalabilen işçiler işsiz, aç ve evsis kaldı, yerinden edildi.

Küresel değer zincirleri, güneyde düşük katma değerli işleri çoğaltıyor, rekabeti kızıştırıyor ve ücretleri düşürüyor. ABD şirketleri, meyve plantasyonlarında (örneğin Kolombiya’da United Fruit Company) işçileri eziyor, sömürüyor ve sendikaları bastırıyor. Müteahhitlik sistemi, üçüncü ülke vatandaşlarını düşük ücretle çalıştırıyor, işçi haklarını yok sayıyor. -Afganistan’da müteahhitler, vahşice semirdikleri işçilere karşı Taliban’a koruma parası veriyor.-

ABD emperyalizmi, hem içerde hem dışarıda işçileri sömürüyor, savaşlar ve sermaye hareketleriyle yaşamlarını zorlaştırıyor. Bu sistem, tekelleri beslerken, işçileri yoksullaştırıyor, işçilerin devrimci örgütlenmelerini ve dayanışmayı hedef alıyor.

(…)

Neoliberalizm, küresel işbölümünü derinleştirdi; ABD şirketleri ucuz emeği sömürürken, iç istihdam azaldı. Savaşlar, 36 milyon ölümü tetikledi ve ABD’ye 8 trilyon dolara mâl oldu.

Sonuç

ABD emperyalizminin son 25 yılı, askeri saldırılar, üs genişlemesi ve kaynak odaklı politikalarla tanımlandı. Çokuluslu şirketler, bu süreçten milyarlar kazanarak, emperyalist saldırganlığa destek verdi. Çok kutuplu -emperyalist- dünya ABD hegemonyasını sınırlayabilir iyimserliğinin aksine gerçeklik yeni bir paylaşım savaşının çanlarının çaldığını gösteriyor.

Zor da olsa en gerçekçi çözüm ve umut, tek tek ülkelerde geçmişten dersler çıkarmış, küçük burjuva ideolojisinden kopmuş, siyasal bağımsızlığını en başından kazanmış Komünist Partilerin yaratılmasında, Komünist örgütlerin uluslarlarası liginin yeniden inşâ edilmesinde ve uluslararası işçi sınıfının dayanışmasının örgütlenmesindedir.

(…)

Kaynak

1) https://mronline.org/2022/09/16/u-s-launched-251-military-interventions-since-1991-and-469-since-1798/

2) https://businessjournalism.org/2023/12/war-profit/

3) https://costsofwar.watson.brown.edu/papers

https://devrimcidusun.org/wp-content/uploads/2021/04/1.png
Giriş Yap

Devrimci Düşün Gazetesi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.