I. Ekonomik Teoride Devlet, II. Tekelci Sermayenin Gelişimi, III. Tekel ve Kapitalizmin Hareket Kanunları – Paul Sweezy

unnamed
Abone Ol

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

1. Ekonomik Teoride Devlet

Ekonomik süreç içinde devletin hayati bir rol oynadığını herhalde çok az kişi reddedecektir. Bununla beraber, devletin ekonomi kuramının dışında tutulması gerektiği ve tutulabildiğine inanan birçok kişi hâlâ vardır.

Bir noktada bunu anlamak zor değildir. Ekonomi, çağdaş akımın yaptığı şekilde insan ve tabiat arasındaki ilişkilerin bilimi olarak ele alındığı sürece, devlet ancak uygulama düzeyinde ele alınır. Robinson Crusoe’nin adasında devlet olmamasına rağmen, Robinson ekonomi ile yirminci yüzyıl Amerika’sının ilişkili olduğu kadar ilişkiliydi, Bu açıdan, mantıki olarak, devlet kuramsal ekonomi için ilgi konusu olamaz. Devlet belirli bir dizi gerçek ilişkiler karşısında ekonomik ilkelerin uygulanmasını sınırlayan ve şekillendiren etkenlerden biri olarak ele alınmalıdır.

Bu durum elbette ekonomiyi tarihçe belirlenmiş şartlar altında. üretimin toplumsal ilişkilerinin bilimi olarak ele aldığımızda değişmektedir. Devleti ekonomi kuramı kapsamına almamak keyfi ve belli bir nedene dayanmayan bir ihmal olur. Bu nokta ve Marks’ın ekonomiye temel yaklaşımı ile ilgili olarak yaptığımız açıklamalar gözönünde tutulunca, Marksist ekonomiyi incelerken, devlet konusunun da bir kesim olarak incelemede içerilmesinin nedenlerini açıklamak için daha fazla söze gerek yoktur. Fakat daha ileri gitmeden bir noktaya dikkatlerin çekilmesi yararlıdır.

Marks, tıpkı buhranlar konusunda olduğu gibi, devlet konusunda da sistemli ve şeklen tamamlanmış bir devlet kuramı geliştirmedi. Fakat başlangıçta böyle bir şeyi düşündüğü açıktır. Örneğin, Ekonomi Politiğin Eleştirisi isimli yapıtının önsözüne şöyle başlar:

“Burjuva ekonomi düzenini şu şekilde kabul ediyorum: sermaye, toprak mülkiyeti, ücretli emek; devlet dış ticaret, dünya pazarı… Birinci kitabın birinci kısmı sermayeyi ele alır ve üç bölümden oluşur: 1) Mallar, 2) Para ya da Basit Dolaşım, 3) Genel olarak Sermaye. İlk iki bölüm bu çalışmanın içeriğini oluşturmaktadır… Yukarıda kaba hatlarıyla anlatılan planın sistematik olarak geliştirilmesi şartlara bağlıdır.”1

Kapital‘in üç cildinin incelenmesinin göstereceği gibi, bu plan zaman içinde önemli değişikliklere uğradı. Fakat devlet daima arka planda kaldı. Marks’ın o kadar düşündüğü “sistematik olarak geliştirme” bir türlü gerçekleşmedi. Bu nedenle Marks’ın bu konudaki görüşlerinin düzgün bir özetinin yapılması söz konusu değildir, Marks’ın bu konudaki sayısız ve dağınık görüşleri ile tutarlı olan ve aynı zamanda kapitalist sistemin gelişmesi ile ilgili temel kuramsal ilkeleri de tamamlayacak olan devletin kuramsal olarak ele alınmasıyla ilgili bir özet sunmaya çalışacağız.2

2. Devletin Temel Görevi

Çağdaş liberal kuramcılarda, devleti toplumsal varoluşun kaçınılmaz olarak ortaya çıkardığı zıtlıkların arasını bulma ve uzlaştırma amacıyla toplumun tümünün çıkarları doğrultusunda kurulmuş bir kurum olarak ele alma eğilimi vardır. Bu, politik metafiziğin tuzağına düşmemiş ve gözlemlenmiş önemli miktarda gerçeği oldukça tatmin edici bir şekilde bütünleştirmeye yardım eden bir kuramdır. Fakat bu kuramın öyle temel bir eksikliği vardır ki, bu eksikliğin kabul edilmesi insanı yaklaşımı temelde Marksist olan bir kurama götürür. Bu nedenle devletin sınıfların arasını bulucu bir kurum olarak ele alınmasının eleştirmesi, herhalde, Marksist kuramı tanıtmanın en iyi yolu olacaktır.

Sınıflar arasında arabuluculuk kuramı, mevcut sınıf yapısını, ya da eş anlamda olan mülkiyet ilişkileri sistemini, bu açıdan doğa düzeni gibi kabul edip, değişmez bir veri olduğunu ve genellikle de açık açık söylemeden varsaymıştır. Buradan hareketle, birbirleriyle geçinmek için çeşitli sınıfların ne tür anlaşmalara girmeleri gerektiği sorusunu sorar ve bu sınıfların birbirleriyle çelişkili çıkarlarının uzlaştırılması için bir kurumun var olmasının mantıki ve gerekli bir cevap olduğunu bulur. Düzenin korunması ve ayakta tutulması ile kavgaların yatıştırılması için gerekli güçler bu kurumun eline verilmiştir. Gerçek dünyada devlet denilen şey işte bu kuramsal yapının karşılığı olarak tanımlanmıştır.

Bu kuramın zayıflığını bulmak zor değildir. Bu zayıflık, toplumda değişmeyen ve kendi kendini sürekli kılan bir sınıf yapısının varsayımıdır. Bu varsayımın yüzeyselliğini en gelişigüzel tarih incelemesi bile açığa çıkarır.3 Geçmişte birçok mülkiyet ilişkisi ve ona bağlı olarak da sınıf yapısı gelip geçmiştir ve bu durumun gelecekte de benzer şekilde devam etmeyeceğini varsaymak için bir neden yoktur. Toplumun sınıf yapısının nesnelerin doğal yapısı ile hiç bir ilişkisi yoktur. Bu yapı geçmişteki toplumsal gelişmenin ürünüdür ve gelecekteki toplumsal gelişmeler süreci içinde değişecektir.

Bu nokta bir kez anlaşılınca, liberal kuramın sorunu başlangıçta koyuş şeklinde yanıldığı açıklık kazanır. Şunu soramayız; Belli bir sınıf yapısı içinde farklı ve çoğunlukla çatışan çıkarları olan çeşitli sınıflar nasıl birbirleriyle anlaşabiliyorlar? Sormamız gereken soru şudur: Belli bir sınıf yapısı nasıl oluşmuştur ve hangi araçlarla bu yapının sürekli kılınması garanti altına alınmıştır? Bu soruya karşılık vermeye çalışıldığında, devletin toplum içinde günümüz liberallerinin ona atfettiklerinden önce gelen ve ondan daha temel olan bir fonksiyonu olduğu görülür. Bunu daha yakından inceleyelim.

Belli bir dizi mülkiyet ilişkisi toplumun sınıf yapısını tamamlamaya ve onun sınırını çizmeye yarar. Herhangi bir tür mülkiyet ilişkileri dizisinde bir sınıf ya da sınıflar (üretim araçları sahipleri) maddi üstünlükler elde ederler, diğerleri (sahip olunanlar ve üretim aracı sahibi olmayanlar) bundan maddi zarar görürler. Böyle bir mülkiyet ilişkileri bütününü korumak için gerekli ölçüde zor kullanmaya gücü yeten ve buna istekli olan özel bir kurum gereklidir. İnceleme, devletin bu niteliğe tamamıyla sahip olduğunu ve hiç bir diğer kurumun bu konuda onunla yarışmayacağını ve yanşamayacağını göstermektedir. Bu ancak devletin ve sadece devletin yargı alanı içinde bulunanlar üstünde egemenliğini kullanabileceği şeklinde açıklanmıştır. Bu nedenle devleti belli mülkiyet ilişkilerinin garantileyicisi olarak tanımlamak zor değildir.

Eğer, devlet nereden gelmiştir sorusunu sorarsak, cevabı şudur: Devlet uzun ve çetin bir savaşın ürünüdür. Bu savaşta bugün üretim sürecinde kilit yerlere sahip olan sınıf rakiplerini yenmiş ve kendi çıkarına olan mülkiyet ilişkilerini zorla kabul ettirecek bir devlet düzenlemiştir. Diğer bir deyişle, bir devlet bir toplumda bu devletin uygulamak zorunda olduğu belli bir dizi mülkiyet ilişkilerinden yararlanan sınıf veya sınıfların çocuğudur. Kısa bir süre düşünürsek bunun başka türlü olamayacağını anlayabiliriz. Toplumun sınıf yapısını kendini zorlayan, doğal bir yapı olduğu yolundaki tarihsel açıdan kanıtlanamayan bir varsayımı reddedersek, diğer herhangi bir sonucun sürekli bir denge için gerekli önşartlara sahip olamayacağı açıktır. Eğer avantajsız sınıflar iktidara sahip olsalardı bu iktidarı kendi çıkarlarına daha faydalı bir toplumsal düzen kurmada kullanabilirlerdi ve iktidarın çeşitli sınıflar arasında paylaşılması durumunda ise çelişki devletin kendi içine kayardı.

Devlet içindeki bu tür çatışmaların dıştaki sınıf çatışmalarına uygun olarak belli tarihsel geçiş dönemlerinde görülmüş olduğu reddedilmemektedir. Bu uzun dönemler süresince, eğer belli bir sosyal düzen oldukça devamlı ve karartı bir varlık niteliği kazanırsa, iktidar bu durumdan en fazla yararlanan sınıf veya sınıfların elinde tekelleşmelidir.

Sınıflar arasında arabuluculuk kuramının aksine, biz burada sınıf egemenliği adı verilen bir kuramın temelinde yatan görüşü ileri sürüyoruz. Birinci kuram belli bir sınıf yapısını veri olarak alır ve devleti çeşitli sınıfların çatışan çıkarlarının uzlaştırıldığı bir kurum olarak görür; diğer taraftan ikinci görüş ise sınıfların tarihsel bir gelişimin ürünü olduklarını ve devletin hakim sınıfların ellerinde sınıf yapısının kendisini devam ettirebilmek ve garanti altına almak için kullanılan bir araç olduğunu kabul eder.

Şu noktayı kavramak önemlidir: kapitalist toplumla ilgili olarak “sınıf egemenliği” ile “özel mülkiyetin korunması” kavramları aynı anlama gelmektedir. Engels gibi, “devletin başlıca amacı özel mülkiyeti korumaktır,”4 dersek, aynı zamanda, devlet sınıf egemenliğinin bir aracıdır demiş oluyoruz. Marks’ı eleştirenler, Marks’ın sınıf egemenliği kavramını yanlış anlamışlardır. Bu kavramı “sadece” özel mülkiyetin korunması olarak değil de, daha karanlık ve daha belalı bir kuram olarak görmüşlerdir. Diğer bir deyişle, sınıf egemenliğini suçlanması gereken, özel mülkiyetin korunmasını ise övülmesi gereken şeyler olarak görme eğilimindedirler. Bunun sonucu olarak iki görüşü özdeşleştirmek akıllarına gelmemiştir. Bunun sık sık görülen nedeni, bu kişilerin düşündükleri şeyin kapitalist mülkiyet değil de, her üreticinin kendi üretim araçlarıma sahip olduğu ve onları çalıştırdığı basit meta üretim toplumundaki şekliyle özel mülkiyet olmasıdır. Böyle bir toplumda ne sınıflar, ne de sınıf egemenliği olur. Ama kapitalist ilişkilerde mülkiyetin tamamıyla farklı bir anlamı vardır ve bunun korunması sınıf egemenliğinin sürekli kılınması ile eşanlamlıdır. Kapitalist özel mülkiyet maddelerde değil (çünkü maddeler onlara sahip olanların onlar üzerindeki mülkiyetinden bağımsız olarak vardır) insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerde mevcuttur. Mülkiyet, sahibine çalışmadan kazanma ve başkalarının emeğine sahip çıkma olanaklarını verir. Bu da, şekli ne olursa olsun, sosyal egemenliğin özü ve temelidir. Buradan şu noktaya varabiliriz: mülkiyetin korunması, temelde, mülk sahibi (üretim araçları sahibi, çev.) olanların mülk sahibi olmayanlar üzerindeki toplumsal hakimiyetinin bir dayanağı ve güvencesidir. Ve bu da sınıf egemenliği ile kastedilenin ta kendisidir. Devletin görevi de bunu korumaktır.

Devleti, özel mülkiyeti korumayı ilk görev bilen bir kurum olarak görmek, gerçek Marksist sosyalizmin devlete karşı tavrını belirleyen en önemli etkendir. Komünist Manifesto‘da Marks ve Engels şöyle yazıyordu: “Komünistlerin kuramı bir tek cümlede şöyle özetlenebilir: özel mülkiyetin kaldırılması. Devlet özel mülkiyetin ilk ve en güçlü koruyucusu olduğuna göre, bu amaç sosyalist güçlerin devlet gücüyle kafa kafaya çatışması olmadan gerçekleşemez.”5

3. Ekonomik Bir Araç Olarak Devlet

Devletin ilk görevinin, belli bir toplumun varlığının ve değiştirilmesinin sürdürülmesi olması, devletin ekonomik açıdan önemli olan diğer işleri yapmayacağı anlamına gelmez. Aksine, devlet koruduğu mülkiyet ilişkileri sistemi yapısı içinde her zaman çok önemli bir etken olmuştur. Bu ilke Marksist yazarlarca gerçek ekonomik sistemlerin işleyişiyle ilgili analizlerinde açıkça belirtilmeden kabul edilmekle beraber, devlet kuramı ile ilgili tartışmalarda az dikkat çekmiştir. Bunun nedenini bulmak zor değildir. Devlet kuramı, genel olarak, ön planda olan bir tür toplumdan bir diğerine geçiş sorunu ile beraber incelenmiştir. Diğer bir deyişle, devletin temel görevi olarak işaret ettiğimiz nokta analiz konusu olmuştur.6 Lenin’in “Devlet ve Devrim”, yaygın olarak uyulan bir yaklaşım olmuştur.” Bunun sonucu olarak, bir ekonomik araç olarak devlet kuramı ihmal edilmiştir. Ama konumuz açısından Marks’ın bu konudaki düşüncelerinin anahatları konusunda bir fikir sahibi olmak gereklidir.

Şansımıza, Marks, işgününün uzunluğu ile ilgili bölümünde, devletin kapitalist ekonominin çok önemli bir sorunuyla ilgili rolünün derli toplu ve açık bir çözümlemesini yapmaktadır. Bu bölümü oldukça ayrıntılı olarak inceleyerek, kapitalist mülkiyet ilişkileri çerçevesinde devletin rolü ile ilgili olarak Marks’ın öğretisinin temel ilkelerini çıkarabiliriz.7

Kuramsal Marksist ekonomi sisteminde, kilit değişkenlerden biri olan artı-değer oranı, üç etkene bağlıdır emek verimliliği, işgünü uzunluğu ve geçerli olan yaşama standardı. Bu nedenle işgününün uzunluğunu belirleyen etkenlerin açığa çıkartılması önemli bir noktadır. Bunun ise dar anlamda herhangi bir ekonomi kanunu sorunu olmadığı açıktır. Marks sorunu şöyle koyuyor:

“Son derece esnek sınırlar bir yana bırakılırsa, malların değişim niteliği işgününe olsun, artı-emeğe olsun, hiç bir sınır getirmez. Kapitalist, işgününü istediği ölçüde uzatmak istediğinde, bir alıcı olarak durumunu korur… Diğer taraftan… işgücü satıcısı işgününü belirli normal bir uzunluğa indirmeye çalışırken, satıcı olarak aynı şeyi yapar. Burada böylece bir hakka karşı diğer bir hak ortaya çıkıyor. Her iki hak da değişim kanununun damgasını taşıyor. Eşit haklar karşılaşınca sonucu kuvvet belirler. Bu nedenle, kapitalist üretimin tarihinde işgününün belirlenmesi bir mücadelenin sonunda oldu. Bu mücadele kolektif sermaye, yani kapitalistler sınıfıyla, kolektif emek, yani işçi sınıfı arasında oldu.”8

İşgünü süresi açısından sömürmenin belirli prekapitalist ve kapitalist şekillerini inceledikten sonra, Marks, İngiliz kapitalizminin tarihsel gelişiminde “Normal İşgünü İçin Mücadele”yi inceler. Bu mücadelenin ilk kısmı, “XIV. Yüzyılın Ortalarından XVII. Yüzyılın Sonlarına Kadarki Dönemde İşgününün Uzatılmasına Ait Uygulanması Zorunlu Kanun” ile son buldu.9 İşverenler pre-kapitalist ilişkiler kalıntısından eğitilmiş ve disiplinli bir proletarya yaratabilmeye çabalarken, sık sık devletin yardımına başvurmak zorunda kalmışlardı. işgününü uzatan kanunlar bunun bir sonucu oldu. Bununla beraber uzun bir süre işgününün uzaması çok yavaş ve derece derece gelişen bir süreç izledi. Ancak fabrika düzeninin onsekizinci yüzyılın ikinci yarısındaki hızlı gelişmesiyle, ondokuzuncu yüzyılın başlarındaki meşhur durumda en üst düzeyine varan iş saatinin uzatılması süreci başladı.

İşçi sınıfının direnişinin başlaması, gelişmenin ikinci dönemini getirdi; “Çalışma Zamanı Kanunuyla Zorunlu Sınırlama, İngiliz Fabrika Kanunları, 1833 ve 1884 Yıllan Arası.” Bir dizi sert politik mücadele sonucu, işçiler rakiplerinden birbiri ardına tavizler kopardılar. Bu tavizler gittikçe daha geniş emek kategorileri için (değişik endüstri kollarındaki emek, çev.) çalışma saatlerini sınırlayan kanunlar şeklinde oldu.11 1860’a gelindiğinde, işgününün sınırlandırılması ilkesi artık karşı çıkılamayacak şekilde sağlam olarak yerleşmişti. Bu nedenle bu doğrultudaki ilerleme daha düz bir yol izledi.

İşgününün sınırlanması sadece egemen sınıfın devrimci baskı karşısında taviz vermesi değildir. Başlıca etken şüphesiz bu olmakla beraber, en az iki önemli nokta daha hesaba katılmalıdır. Bunları Marks su şekilde ele alıyor:

“Günden güne gelişen işçi sınıfının baskısı dışında, fabrikada işgününün sınırlanmasında, İngiliz tarlalarına gübre atılmasını zorlayan aynı etkenler rol oynadı. Kör yağma hevesi bir taraftan toprağı tüketiyor, öte yandan da ulusun yasayan güçlerini köklerinden söküp atıyordu.”12

Bundan öteye, fabrika kanunları sorunu toprak sahibi soylularla endüstrici kapitalistler arasındaki mücadelenin son dönemine de girdi.

Birey olarak imalatçı dizginleri her ne kadar kazanma hırsına teslim etseydi de, imalatçı sınıfın sözcüleri ve siyasi liderleri yüzlerin ve söylevlerin emekçi halka yöneltilmesini emrettiler. Tahıl Kanunlarının iptali için mücadeleye girmişlerdi ve mücadelede zafere ulaşmak için işçilere ihtiyaçları vardı. Bu nedenle, sadece iki misli büyüklükte bir somun ekmek vaat etmekle kalmadılar, fakat bin yıl sürecek bir Serbest Ticaret cennetinde On Saatlik (İşgünü, çev.) Tasarısının kanunlaşmasını da vaat ettiler.13

Tahıl Kanunlarının iptali gerçekleştikten sonra, işçiler “intikam için soluyan Torilerle14 ittifaka girdiler”. Böylece fabrika kanunlarının kabul edilmesi serbest ticaret üzerindeki büyük mücadelede her iki taraftan da belli bir miktar destek sağladı.15

İşgünü konusunu Marks şu cümle ile bitiriyor:

“İşçiler, kendilerine büyük ıstırap veren yılana’ karşı “korunmak’ için kafa kafaya vermeli ve bir sınıf olarak, sermaye ile gönüllü olarak yapılan anlaşma yoluyla kendilerini ve ailelerini kölelik ve ölüme satmalarını önleyecek çok güçlü bir toplumsal engel sağlayacak bir kanunun çıkartılmasına çalışmalıdırlar. Kısıtlanamayan insan hakları’ üzerine gösterişli bir katalog yerine, isçinin sattığı zamanın ne zaman bittiğini ve kendisine ait zamanın ne zaman başladığım’ açıkça gösterecek olan, kanunen sınırlı bir işgününün mütevazı Magna Charta’sı geldi. Quantum Mutatus Ab IlIo”16*17

Marks’ın işgünü hakkındaki bu sözlerinden ne gibi sonuçlar çıka m tabii ir? En yaygın içeriği olan ilke Engels tarafından ortaya konulmuştur. Tarihi materyalizmin, tarihi değişmede politik unsuru gözden uzak tuttuğu suçlamalarına cevap verirken, Engels işgücü bölümüne işaret etmiş, “hiç şüphesiz politik nitelikte olan kanunlar öyle şiddetli bir etkiye sahiptir ki,” diyerek şu sonuca varmıştır: “kuvvet (yani devlet gücü) de ekonomik bir güçtü,” ve bu nedenle tarihsel değişmenin nedensel etkenleri arasından çıkarılmış değildir.18 Bu bir kez ortaya konunca şunu sormak zorundayız: Devletin ekonomik gücü hangi koşullarda ve kimin çıkarları için harekete geçirilmektedir? Bu iki noktada da işgünü analizi çok öğreticidir.

Önce, devlet gücü incelenen bir toplum biçiminin ekonomik gelişmesinin ortaya koyduğu sorunları çözmek üzere harekete geçirilmiştir. Bu toplum biçimi konumuzda kapitalizmdir. İlk dönemde işgücü kıtlığı, daha sonraki dönemde de emekçi nüfusun aşırı şekilde sömürülmesi, devlet faaliyetinin konusu oldu. Her iki durumda da sorunun çözümü devletin işe karışmasını gerektirmiştir. Benzer nitelikte birçok örnek hemen akla gelir.

İkinci olarak, kapitalizm dönemindeki devlet gücünün ilk önce ve en çok kapitalist sınıfın çıkarları doğrultusunda kullanılması beklenmelidir, çünkü devlet kapitalizm yapısının korunmasına çalışmaktadır ve bu nedenle de bu tür toplumun doğru bildiği şeylere ve amaçlarına inanan kişilerden kadrolar oluşturmak zorundadır. Bunlar tartışma götürmez doğrulardır. Ama devletin, bazen bir kısım, hatta bütün kapitalistlerin kısa dönemli çıkarlarının karşısına çıkabileceğini söylemek de tutarsız olmak anlamına gelmez. Ama bu durumlarda da asıl amaç tüm olarak sistemi korumaktır. İşgününün kanunla sınırlandırılması bu tür devlet faaliyetinin klasik bir örneğidir. Sınıf çatışmasının yoğunluğu emek gücünün çok aşırı şekilde sömürülmesiyle tehlikeli bir durum alınca, kapitalist sınıf için kısa dönemli ekonomik çıkarlar pahasına taviz vermek zorunlu hale gelmişti.19* Kapitalist sınıf, ülkede barış ve huzuru korumanın hatırı için keskin sınıf çatışmalarını törpülemeye ve şiddet yoluyla gelecek bir devrimi önlemek için devlet müdahalesi yoluyla tavizler vermeye daima hazırdır. Tabiatıyla taviz verme durumunun nedeni devrim korkuşunun maddeleşmesi de olabilir.20 Böyle bir durumda ise kapitalist sınıfın amacı üretim ve birikimin kesintisiz olarak tekrar sürdürülmesi için barış ve düzenin yeniden kurulmasıdır.

Kapitalizm çerçevesinde devletin ekonomik bir araç olarak kullanılmasının altında yatan ilkeleri özetleyelim: Devlet her şeyden önce kapitalizmin gelişmesinin ortaya çıkardığı güçlüklerin çözümünde faaliyete geçer. İkinci olarak, devlet gücünün serbestçe kullanılması eğilimi kapitalist sınıfın çıkarları söz konusu olunca çok kuvvetlidir. Ve son olarak da, taviz vermeme durumunun sonuçları, tüm olarak sistemin düzenliliği ve işlemesi açısından yeterli derecede daha tehlikeli ise, devlet işçi sınıfına taviz vermekte kullanılabilir.

Ama bu vardığımız sonuçların hiç birisi, sosyalizme bir dizi küçük reformlarla varılacağı yolundaki revizyonist görüşü desteklemez. Aksine bu sonuçlar, devletin her şeyden önce kapitalist mülkiyet ilişkilerini koruduğu yolundaki temel ilkeden doğar ve bu ilkeyi tamamlar. Reformlar kapitalizmin işleyişini değiştirebilir, ancak onun temellerini hiç bir zaman sarsmaz. Rosa Luxemburg bu konudaki doğru Marksist tutumu şu şekilde özetler;

“Sosyal kontrol… kapitalist mülkiyetin sınırlanmasıyla değil de, tam tersine olarak onun korunmasıyla ilgilidir. Veya ekonomik terimlerle ifade etmek gerekirse, kapitalist sömürüye saldıracağı yerde bu sömürünün normalleştirilip düzenlenmesine çalışılır.”21

Marks bununla çelişen hiç bir şey söylememiştir. Bazı revizyonistlerin sık sık yaptığı gibi, onun işgünü konusunda yazdıklarını, yavaş yavaş sosyalizme varma görüşünün dayanağı saymak, Marks’ın tüm kuramsal sisteminin yanlış anlaşıldığını ortaya koyar.

4. Hükümetin Şekli Sorunu

Buraya kadar, kapitalist toplumdaki hükümet şekli konusunda hiç bir şey söylenmedi. Devletin faaliyetiyle ilgili olarak incelenmiş olan ilkelerin tamamıyla demokratik bir kapitalist toplumda geçersiz olması mümkün müdür? (“Tam demokratik” derken, İngilizce konuşulan dünyanın çoğunluğunda geçerli olanlardan daha fazlasını kastetmiyoruz: genel oya dayanan parlamentarizm ve siyasi alanda örgütlenme serbestliği.)

Marksist kuram bu soruya olumsuz cevap verirse, bu durum, demokrasi sorununun önemsiz kabul edildiği olarak değil de, demokrasinin devletin ekonomi ile ilgili olarak temel önemini değiştirmediği şeklinde yorumlanmalıdır. Demokrasinin var olması pek tabii ki özellikle işçi sınıfı için büyük önem taşımaktadır. Ancak demokratik bir hükümet şekli altında işçi sınıfı nitelik itibariyle ister sosyalist veya sadece reformist olsun, amaçlarına varabilmek için serbestçe ve etkili bir şekilde örgütlenebilir. Bu nedenle bütün demokratik olmayan ülkelerde işçi hareketinin ilk talebi, daima demokratik hükümet şekillerinin kurulması olmuştur. Ve gene bu nedenle, egemen sınıflar için demokrasi durumu açısından daima potansiyel bir tehdit unsuru olduğundan, buna istemeye istemeye sınırlamalarla ve çok kez ağır baskılar altında razı olmuşlardır. 1848 demokratik Fransız Anayasasını incelerken, Marks önemli konuları üzerlerine ısrarla basarak belirtmiştir:

“Bu anayasanın kapsamı en geniş çelişkisi şudur: Anayasa tutsaklığını sürekli kıldığı sınıflar olan proletarya, köylüler ve küçük burjuvaziyi, genel oy aracılığıyla siyasi güce sahip kılıyor. Ve eski toplumsal gücünü onayladığı sınıf olan burjuvaziden ise bu gücün siyasi garantilerini geri alıyor. Yönetime demokratik kurallar getirerek, düşman sınıfların her an zafer elde etmeleri ve burjuva toplumunun temellerini tehlikeye sokmalarına yardım ediyor.”22

Demokrasi, kapitalist toplumdaki çatışmalara siyasi düzeyde açıklık kazandırır; kapitalistlerin devleti kendi öz çıkartan uğrunda kullanmalarını sınırlar; işçi sınıfını tavizler istemede destekler; son olarak da, işçi sınıfının, sistemin kendisini tehdit eden ve bu nedenle sonuçları gözönüne alınmadan kapitalistler ve onların devlet memurları tarafından reddedilmesi gereken talepler ileri sürmeleri olanağını da artırır. İlerde göreceğimiz gibi, kapitalist evrimin izlediği gerçek yolu belirlemekte bütün bunların çok büyük önemi vardır. Ama bütün bu söylediklerimiz, bir önceki bölümde konulan ilkelerle çelişmez. Diğer bir deyişle, demokrasinin özünde kapitalist toplumdaki devlet faaliyetinin temel görev ve sınırlan hakkındaki görüşlerimizi değiştirecek bir şeyi yoktur. Ve tekrar ısrarla belirtelim ki, kapitalist demokrasinin yöntemleriyle sosyalizmi yavaş yavaş gelişen bir süreç içinde kapitalizmin yerini alabileceği, şeklindeki karşı görüşü ileri süren revizyonistler Marks’tan tamamıyla ayrılmışlardır.

Revizyonist tutumun yanlışlığı Rosa Luxemburg’un Bernstein ve Schmidt’e karşı 1839 yılında yürüttüğü polemikten daha iyi bir şekilde ortaya konmamıştır.

“Conrad Schmidt’e göre, parlamentoda sosyal demokrat bir çoğunluk elde edilirse, toplumun derece derece sosyalleşmesinin yolu açılmış olmalıdır. Şekil açısından elbette parlamentarizm devlet örgütünde toplumun tümünün çıkarlarını açıklar. Fakat öte yandan toplum hâlâ kapitalist bir toplumdur, yani kapitalistlerin çıkarlarının her şeyi kontrol ettiği bir toplum… Şeklen demokratik olan kurumlar, özünde egemen sınıf çıkarlarının bir aracıdır. Bunun en gözle görülebilen kanıtı, demokrasi sınıfsal nitelikleri reddeden ve halkın gerçek çıkarlarını korumaya yararlı olan bir araç olunca, demokratik şekillerin burjuvazi ve devlet örgütündeki temsilcileri tarafından feda edilmesidir. Bu nedenle sosyal demokrat bir çoğunluk düşüncesi tamamıyla burjuva liberalizminin özüne uygun bir hesaba dayanır ve demokrasinin sadece bir yüzüyle –şekil yüzüyle– ilgilenirken, olayın diğer yüzünü, onun gerçek içeriğini dışarıda bırakmaktadır.”23

Faşizmin son yirmi yılda, özellikle işçi sınıfı örgütlenmesinin en çok geliştiği ülkelerde yayılabilmiş olması, kapitalist demokrasi yöntemleriyle sosyalizme geçilebileceği inancını adamakıllı zayıflatmış-tır. İkinci Enternasyonal’in seçkin temsilcilerinden ve Avusturya sosyalistlerinin uzun süre lideri olan Otto Bauer 1936 yılında şu genel görüşü dile getiriyordu: Faşizm deneyi, “reformist sosyalizmin, işçi sınıfının çeşitli demokrasi türlerini sosyalist içerikle doldurabileceği ve böylece devrimci bir sıçrama olmadan kapitalist düzeni sosyalist düzene değiştirebileceği hayaline son verdi.”24 Rosa Luxemburg’un aşırı durumlarda, “Demokratik şekillerinin kendilerinin burjuvazi ve devlet örgütlerindeki temsilcileri tarafından feda edileceği,” yolundaki uyarısının sağlam temellere dayandığı açıklık kazanmıştır. Bu soruna ilerde daha ayrıntılı olarak incelemek üzere döneceğiz.

5. Devletin Rolünün Değerlendirilmesi

Geçen kısmın sonlarında ortaya çıkan, devresel bunalımın devlet ile ilgisi sorusunu şimdi ele alabilecek durumdayız. Fakat bunu yapmak bir hata olur. Devresel bunalım, devletin müdahalesi gereken durumlardan sadece biridir ve onu diğer konulardan soyutlayarak ele almak bizi yanlış sonuçlara götürebilir.

Şurası bir kere daha hatırlanmalıdır ki, daha önceki bölümlerde yapılan çözümlemeler birçok önemli açıdan oldukça yüksek bir soyutlama düzeyinde yürütülmüştür. Her şeyden önemli olarak, bazı rastlantılar dışında kapalı ve serbest rekabetçi sistem varsaydık. Gerçekte ise, bugünün kapitalizmi ne dışa kapalıdır, ne de serbest rekabetçi. Çevremize baktığımızda gördüğümüz çok sayıda kapitalist, yarı-kapitalist ve kapitalist olmayan ülkelerden oluşan ve her birinde değişik derecelerdeki tekellerin genel bir olgu olduğu, birbiriyle yakından ilişkili bir dünya ekonomisidir. Göreceğimiz gibi, bu gerçekler bir rastlantı sonucu değildir, dünya tarihinin bir aşaması olarak kapitalizmin niteliğine bağlıdır. Çözümlememizde bunların soyutlanması gerekli, fakat aynı zamanda geçici bir dönemdi. Bu noktayı aşmak ve kapitalist gelişmenin şimdiye kadar gözönüne alınmayan çeşitli görünümlerini hesaba katmanın zamanı gelmiştir. Böyle yaptığımızda kapitalizmin geleceği ve bu gelecek içinde devletin rolü konusundaki görüşlerimizi büyük ölçüde etkileyecek yeni sorun ve şartların ortaya çıktığını göreceğiz.

Bu nedenle bundan sonraki görevlerimiz, kapitalizmin rekabetçi yapısını değiştiren yapısal ve kurumsal eğilimler ve dünya ekonomisinin gelişmekte olan niteliklerini incelemektedir. Bu iki görevin birbiriyle son derece yakın ilişkide olduğunu göreceğiz. Ancak bu görevleri yerine getirdikten sonradır ki bu bölümde geliştirilen ilkeleri uygulayabilecek ve kapitalist düzenin kaderinin belirlenmesinde devlet faaliyetinin rolünü sağlam bir şekilde değerlendirebilme durumunda olacağız.

XIV. BÖLÜM
TEKELCİ SERMAYENİN GELİŞİMİ

Kapitalizmi üreticiler arasında serbest rekabetten uzaklaştıran ve tekellerin oluşmasına yol açan eğilimler, sermayenin artan organik bileşimi ile yakından ilgilidir. Burada iki görünüş hesaba katılmalıdır: Önce sabit sermayenin değişken sermayeye oranla artması ve sonra da sabit sermayenin gayri menkul ve yan-menkule yatırılan bölümünün, yani binalar ve makinelerin ham, işlenmiş ve yardımcı maddelere oranla artması. Her iki eğilimin de sonucu üretim biriminin ortalama büyüklüğündeki artıştır. Marks bunun iki yoldan oluştuğunu belirtmiştir. Şimdi bunları inceleyelim:

1. Sermayenin Yoğunlaşması

Eğer kapitalistler kendi başlarına sermaye biriktirir, böylece her birinin kontrolü altındaki sermaye artarsa, daha büyük miktarda üretim mümkün olur. Marks bu sürece “sermayenin yoğunlaşması” adını takmıştır. Bu anlamdaki yoğunlaşma, birikimin (sermaye birikiminin, çev.) beraberinde gerçekleşir ve sermaye birikimi olmadan yoğunlaşmanın olamayacağı açıktır. Fakat bunun karşıtı geçerli olmayabilir, çünkü bazı kapitalistlerin, belki de mirasçılar arasında sermayenin tekrar tekrar bölünmesi yoluyla sermayelerinin azalmasına rağmen sermaye birikiminin devam ettiğini düşünebiliriz. Bu tür karşıt eğilimlere rağmen, yoğunlaşma kendi başına bile üretim miktarında sürekli bir artış meydana getirmeye ve hiç olmazsa belli üretim kollarında rekabetin sınırlandırılması doğrultusunda bir eğilim yaratmaya yeterlidir. Yoğunlaşmanın yanı sıra, bir ikinci ve hatta daha önemli bir süreç vardır ki, Marks buna “sermayenin merkezileşmesi” der.

2. Sermayenin Merkezileşmesi

Yoğunlaşma ile karıştırılmaması gereken merkezileşme zaten var olan sermayelerin bir araya gelmeleri demektir.

“Bu sürecin diğerinden farkı, sadece elde bulunan ve faaliyet göstermekte olan sermayenin dağılımındaki bir değişmeyi ele almasıdır. Bu nedenle faaliyet alanı, toplumsal servetin mutlak olarak büyümesi veya sermaye birikiminin mutlak sınırları ile sınırlanmamıştır. Başka bir yerde birçok kişinin kaybettiği sermaye bir yerde bir kişinin elinde büyük miktarda toplanmıştır. Bu ise merkezileşmenin ta kendisidir, birikim ve yoğunlaşmadan farklıdır.”25

Marks, “sermayelerin merkezileşmesinin kanunlarını” açıklamaya çalışmak yerine, “birkaç gerçek ile ilgili kısa bir ipucu” vermeyi yeterli buldu. Böyle yapmasının nedeni bu olgunun önemsiz olduğu şeklindeki herhangi bir düşünce değil de, çalışma planının böyle gerektirmesi idi. Buna rağmen verdiği kısa ipucu da öğreticidir ve incelenmeye değer.

Merkezileşmenin temelinde yatan en önemli etken, büyük çapta üretimin ekonomik olmasında bulunmaktadır. “Rekabet savaşı malların ucuzlatıl m asiyle verilir. Malların ucuzluğu ise, diğer değişkenleri sabit varsayarsak, emeğin üretkenliğine, ki bu da üretim hacmine, bağlıdır. Bu nedenle büyük kapitalistler daha küçüklerini yenerler.”26 Bazı küçük sermayeler ortadan kaybolur, diğerleri daha etkin çalışan işletmelerin ellerine geçer ve bu işletmeler bu şekilde büyürler. Buna göre rekabetin kendisi bir merkezileşme aracıdır.

Merkezileşmeye katkısı olan ve farklı bir şekilde işleyen bir diğer güç vardır ki, bu da “kredi sistemidir”. Marks’ın kullandığı anlamda, kredi sistemi denilince sadece bankalar değil, yatırım kurumları, tahvil borsaları ve diğer bölümleriyle mali kurumlar toplamı anlaşılmalıdır.

“Kredi sistemi başlangıçta birikimin mütevazı bir yardımcısı olarak işin içine girer. Görünmez ipliklerle toplum yüzeyinde yayılmış bulunan para kaynaklarını bireysel kapitalistlere ya da şirket şeklinde birleşmiş kapitalistlere çeker. Fakat kısa sürede rekabetçi mücadelede yeni ve dehşet saçan bir silah olur ve sonunda da kendisini sermayelerin merkezileşmesi için dev bir toplumsal mekanizmaya dönüştürür.”27

Kredi sistemi aracılığıyla merkezileşme, gelişmiş şekli ile küçük kapitalistlerin büyükler tarafından mülksüzleştirilmişleri anlamına gelmez. Fakat bu yolla, “var olan veya meydana gelme sürecinde olan sermayeler hisse senetli şirketler yoluyla bir araya gelirler.”28 Bu, üretim hacminin genişletilmesinin en hızlı yöntemidir. “Eğer birçok kapitalistin kendi başlarına demiryolu yapımını üstlenecek kadar sermaye birikimi sağlamalarını beklemek zorunda kalsaydı dünya hâlâ demiryolsuz olurdu. Diğer taraftan, merkezileşme bunu hisse senetli şirketler aracılığıyla kolayca başardı.”29

Herhangi bir endüstri dalında merkezileşme, tek bir şirket kalıncaya kadar sürer,30 fakat toplum için bu süreç, ancak “bütün toplumsal sermeye ya bir tek kapitalistin, ya da bir tek şirketteki kapitalistlerin elinde toplanıncaya kadar sona ermez”31 Bu ele alış ve esasında tüm konuyu düşünüşü açısından bakılınca, Marks’ın hukuki açıdan mülkiyet ilişkisinden çok “bu mülkiyet çok sayıda hissedarın elinde olabilir“ belli bir merkezden yönetilen sermaye büyüklüğü yönünden sorunu incelediği meydana çıkar.

Merkezileşme ve bir ölçüde de yoğunlaşmanın üç önemli etkisi vardır: İlk olarak, emek sürecinin kapitalizmin sınırları içinde toplumsallaşmasına ve rasyonelleşmesine yol açar. Bu konuda Marks, “birbirinden ayrı olarak alışılagelmiş yollarla yürütülen üretim süreçlerinin, toplumsal olarak bütünleştirilmiş ve bilimsel olarak yönetilen üretim süreçlerine ilerici bir şekilde dönüştürülmesinden bahseder.32 İkinci olarak, teknik değişim ve sermayenin organik bileşiminin bir sonucu olarak merkezileşme, teknik değişmenin ileri doğru gidişini hızlandırır. “Böylece birikimin etkilerini süratlendiren ve yoğunlaştıran merkezileşme, aynı zamanda sermayenin teknik bileşimindeki devrimleri do yayar. Bu ise sermayenin sabit bölümünü, değişken bölümünün aleyhine olarak artırır ve böylece emek için olan göreli talebi azaltır.33 Üçüncü etki ise, (ki bu nokta merkezileşmeyi ele aldığı araştırmanın o aşamasında Marks’ı ilgilendirmiyordu) açıktır. Pazarlar üzerinde tekelci veya yarı-tekelci kontrol yoluyla az sayıda üreticinin, çok sayıda üreticinin arasındaki rekabetin yerini ilerici bir şekilde alması.

3. Anonim Şirketler

Marks’ın, anonim şirketleri merkezileşmede temel bir araç olarak kabul ettiğini gördük. Marks, anonim şirketlerin aynı zamanda kapitalist üretimin niteliği ve işleyişi açılarından daha başka ve daha önemli etkileri olduğunun farkındaydı. Bunlar, Engels’in’ derleyerek Kapital‘in üçüncü cildi olarak yayınladığı al yazması müsveddelerde ele alınmıştır;34 bu çözümleme taslak niteliğinde olmakla beraber, Marks’ın bu sorunun önemini kavramakta kendi zamanının çok ötesinde olduğunu göstermektedir.

Hisse senetli şirketlerle ilgili olarak Marks üç noktaya işaret eder:

  • “1. Bireysel kapitalistler için olanak dışı olacak şekilde üretim hacminde ve işletmelerde çok büyük artış,
  • 2. Sermaye… burada toplumsal sermaye niteliğe sahiptir… ki bu şekliyle özel sermayeden farklıdır ve bu işletmeler de bireysel işletmelerden farklı olarak toplumsal işletmeler niteliğini alırlar. Bu durum kapitalist üretimin kendi sınırları içinde sermayenin öze) mülkiyet durumuna son verilmesidir.
  • 3. Gerçekten faaliyette bulunan kapitalistin sadece bir yönetici, diğer kişilerin sermayelerini yöneten bir kişi ve sermaye sahiplerinin de sadece sermaye sahipleri, sadece para kapitalistleri haline dönüştürülmesidir.”35

Bu noktaların birincisi daha önce ele alınmıştı. İkinci ve üçüncü noktalar ise son yirmi otuz yılda anonim şirketler üzerine yazılan çok sayıda yapıtın özünü kısa bir şekilde özetlemektedir. Fabrika sisteminin ortaya çıkmasıyla zaten zayıflamış olan özel üretim, büyük anonim şirketlerde tamamıyla ortadan kalkar ve gerçek sermaye sahipleri hemen hemen tamamıyla üretim sürecinden çekilirler. Fakat Marks, bu konuyu ele alan çağdaş yazarların birçoğunun yaptığı hatayı, anonim şirketleri üretim üzerinde toplumsal kontrolün kurulması doğrultusunda bir adım olarak görmek hatasını yapmaz. Tam tersine bu yeni gelişmenin sonucu, “yeni bir mali aristokrasi, kurucu, spekülatif ve sadece ismen yöneticilik şeklinde yeni bir tür parazitler, anonim şirketlerdeki hileler, hisse senedi dolandırıcılıklar ve hisse senedi spekülasyonlarıyle tüm bir dolandırıcılık ve aldatma sistemidir. Bu durum özel mülkiyetin kontrolünden çıkmış olan özel üretimdir.”36

Anonim şirketler konusundaki Marksist kuram, Rudolf Hilferding’in 1910 yılında basılan önemli yapıtı Finanzkapital‘de geliştirilmiş ve genişletilmiştir. Ekonomik açıdan, anonim şirket tarzı örgütlenmenin en önemli özelliği, sermaye üzerindeki mülkiyet hakkı ile üretimin yönetilmesi arasındaki bağın ortadan kaldırılması, Hilferding’in sözleriyle, “endüstriyel kapitalistin endüstriyel girişimcilikten kurtulmasıdır.”37 Hilferding’in anonim şirketler kuramına yaptığı en önemli katkı, bu olgunun sonuçlarını geliştirmekti.

Endüstri kapitalistlerini para kapitalistleri şekline sokan, kendi başına anonim şirket şekli değildir. Özel bir şirket ekonomik açıdan herhangi önemli bir şey değiştirmeden şirketleşme ile ilgili bu hukuki mevzuattan geçebilir. Esas önemli olan nokta, anonim şirket hisse senedi ve tahvilleri için güvenilir bir borsanın ortaya çıkmış olmasıdır. Bu ise burada incelenemeyecek kadar uzun bir tarihsel süreçtir. Bunun nedeni açıktır. Kapitalist ancak hisse senedi ve tahvil borsası aracılığıyla, parasını yatırdığı belidi işletmenin kaderinden kendi kaderini ayrı tutabilir. Hisse senedi ve tahvil borsası ne kadar iyi işlerse hisse sahibi eski tür kapitalist işletmeci durumundan ayrılıp, gittikçe, istediği zaman parasını elde edebilen bir ödünç verici durumuna girer. Fakat bir fark daima kalır. Pay sahibinin zarar etme olasılığı ödünç vericinin zarar etme olasılığından daha yüksektir ve bu nedenle de hisse senetleri gelirinin belli bir risk primi oranında ödünç verilen paradan alınan faizi aşması beklenmelidir. Bu şartlarla, hisse sahibinin, kâr alan bir endüstri kapitalistinden faiz alan para kapitalistine dönüştürülmesi ilke olarak tamamlanmıştır.

Bu dönüşümün ilk sonucu, “kurucu kârı” (Gründergewinn) denilen ve Hilferding’in doğru olarak “kendine özgü bir ekonomik kategori” şeklinde belirttiği şeyin ortaya çıkışıdır,38 Eğer bir işletme (halen faaliyette olan ve kurulacak), örneğin, yatırılan sermayenin yüzde 20’si kadar bir gelir getirecekse ve eğer benzer risk taşıyan işletmelerdeki hisse başına gelir yüzde 10 ise, buna göre, bu işletmeyi anonim şirket şekline sokan ve hisse senetlerini borsaya çıkaran kurucular, bu hisseleri yatırılan sermayenin iki misline satabileceklerdir. Aradaki fark ise dolaylı veya dolaysız olarak bu kurucuların ceplerine gider ve bunlar da bu şekilde daha sonraki faaliyetleri için daha güçlenir ve zenginleşirler. Kurucu kârı, hem anonim şirketlerin kurulması için bir teşvik ve aynı zamanda da büyük servetler elde etmenin bir kaynağıdır. Her iki yolla da üretim hacminin büyümesi ve sermayenin merkezileşmesi süratlendirilir.

Kuruculuk eylemi, para şeklindeki serbest sermayeyi ellerinden çıkaran kişilere yeni hisse senetleri sağlamak ve satmakla son bulur. Yeni hisse senetleri ve tahvil satışında uzmanlaşmış bir kişinin anonim şirketlerin kurulmasında kilit yerlere geçmesi ve sık sık da doğrudan doğruya kuruculuk fonksiyonunu yerine getirmesi ve kurucu kârı şeklinde arslan payına sahip çıkmasının nedeni budur. Almanya’daki büyük ticaret bankaları, geniş kaynaklan ve mali ilişkileri nedeniyle yeni hisse senedi ve tahvil satışına erkenden başladılar ve kuruculuk alanında kendilerine en önemli yeri sağladılar. Diğer taraftan Amerika Birleşik Devletleri’nde ise, yeni hisse senedi ve tahvil alanına ilk girenler ülke içi para ve döviz işleriyle uğraşan özel bankerlerdi. Bu şekilde, yatırım bankacılığı kurumu, ticari bankacılıktan bağımsız olarak yavaş yavaş gelişti. Daha sonraki gelişim aşamasında ise ticaret bankaları, hisse senedi ve tahvil ortaklıkları denilen şeyler aracılığıyla yatırım bankacılığı alanına girdiler. Gelişme tarzları bir ölçüde farklı olmakla beraber (bu farklar herhalde diğer şeylerin yanı sıra, ticaret bankaları üzerindeki hukuki sınırlamaların farklılığından ileri gelmiştir) sonuç Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Almanya’da esasında aynıdır. Hilferding genellemelerine temel olarak bu iki ülkeyi almıştır. Bankalar kuruculukta hakim rol oynadı ve anonim şirket yapısında önemli ve hatta belli bir süre için hakim durumda oldular. Hilferding’in kitabına Finans Kapital ismini vermesi bu olguya dayanmaktadır. Fakat daha ilerde göreceğimiz gibi, Hilferding, kapitalist gelişmenin en son aşamasında finans egemenliğini abartarak değerlendirdiğinden bir hata işlemiştir.

Bireysel kapitalistin üretim sürecinden ayrılışı, kurucu kârının doğuşunun yanı sıra sermaye üzerindeki kontrolü daha da merkezileştirmiştir. Görünüşte şirketin kontrolü hissedarlar topluluğunun elindedir. Fakat hukuken bile hisse sayısı çoğunluğunu elde edenler bütün hissedarların koyduğu sermayeyi kontrol ederler. Pratikte ise, gerekli çoğunluk yarıdan bile çok azdır. Sermayenin “üçte bir ile dörtte biri arası ve hatta daha azı” bu iş için yeterlidir. Bunun sayesinde bir veya birkaç anonim şirkette büyük bir sermayeye sahip olan büyük kapitalist kendi sermayesinin birkaç misli sermaye üzerine kontrol sahibi olabilir. Burada, anonim şirket türü örgütlenmenin Hilferding’in yeterli derecede açıklamadığı bir özelliği ortaya çıkıyor. Hisse sahipliği ile üretimin yöneltilmesi birbirinden ayrılmakla beraber, yeterli hisse senedi sayısına sahip olanlar sermayelerinin gerçekleştirebileceğinin birkaç misli üretimi kontrol edebilirler.39

Bu bile anonim şirket şeklinin kullanılması yoluyla denetimin merkezileşmesini göstermeye yeterli değildir, çünkü hatırlanmalıdır ki, bir şirket, diğer bir veya birkaç şirketin hisselerini elde edebilir. Böylece, bir kapitalist, örneğin A şirketinin sermayesinin üçte birine sahip olmakla bu şirketi kontrol edebilir. A’nın sermayesinin bir kısmı ise B, C ve D anonim şirketlerinde kontrol sağlamak için ve bu şirketler de kat kat fazla anonim şirket üzerinde kontrol kurmak için kullanılabilir. “Anonim şirket şeklinin gelişmesiyle özel bir finansman tekniği ortaya çıktı. Bu tekniğin amacı mümkün olduğu kadar az sermaye ile başkalarına ait mümkün olduğu kadar büyük bir sermaye üzerinde hakimiyet kurmaktır.”40*41

Şimdi de merkezileşme sürecinde anonim şirket şekli sayesinde gerçekleştirilen son adıma dikkat edelim. Bir taraftan kurucu kârı büyük bir serveti oldukça az sayıda kapitalist ile bankanın elinde toplarken, diğer taraftan ise bu servet çok daha geniş bir sermaye üzerinde kontrol sağlayabilecek şekilde yatırılabilir. Böylece, Hilferding’in belirttiği gibi,

  • “Bir grup insan ortaya çıkıyor. Bunlar sermaye sahibi olarak veya diğer kişilerin sermayelerinin yoğunlaşmış gücünün temsilcileri olarak (banka yöneticileri) birçok anonim şirket yönetim kurulunda yer alıyorlar. Böylece kişiler arasında bir tür birlik ortaya çıkıyor. Bu bir taraftan farklı anonim şirketler, diğer taraftan da bu şirketlerle bankalar arasında görülüyor. Bu kurumlar arasında bir çıkar topluluğu doğduğundan, yukarıdaki durum, bu kurumların politikası bakımından büyük önem taşımaktadır.”42

Birçok durumda, “içtekilerin” kişiler arasındaki bu birliği, kartel, tröst veya şirket birleşmesi şeklinde ve pazar üzerinde tekelci kontrol kurmayı amaç edinmiş daha sıkı örgütlenmelerin anası veya öncüsü oluyor. Bu örgütlenme şekilleri bir sonraki bölümde ayrıca ele alınacaktır.

Anonim şirket türünün yayılmasının genel sonuçları şöyle özetlenebilir: Bir taraftan genel olarak birikimin hızlanmasıyla birlikte merkezileşme sürecinin yoğunlaşması, diğer taraftan da kontrolleri sermayelerinin çok ötesine ulaşan oldukça az sayıda büyük kapitalistin oluşturduğu bir kesimin ortaya çıkmasıdır. Son nokta çağımız yazarlarınca o kadar yanlış anlaşılmıştır ki, bu konuda birkaç söz daha söylemek yerinde olacaktır.

Son yıllarda, büyük anonim şirketlerde sahip olma ile kontrolü elde tutmanın ayrı ayrı şeyler olduğuna dair çok şey okuduk. Bu eğer, sermaye üzerindeki kontrolün yoğunlaşmasının sermaye üzerindeki mülkiyetin yoğunlaşmasıyla sınırlanmadığı şeklinde anlaşılırsa, gerçekte görülen eğilimin doğru olarak yansıtılmasıdır. Fakat eğer bu, kontrolün şirket sahiplerinin elinden tamamıyla çıktığı ve toplumdaki başka bir grubun ayrıcalığı haline geldiği şeklinde yorumlanırsa, tamamıyla yanlıştır.

Gerçekte olan şudur; Hisse sahiplerinin büyük bir çoğunluğu küçük bir azınlık lehine kontrol haklarını bırakmak zorunda kalmışlardır. Buna göre, büyük anonim şirketler mülkiyetin kontrol fonksiyonlarının ne demokratlaştırılması, ne de ortadan kaldırılması anlamına değil de, bu fonksiyonların az sayıda büyük mülkiyet sahibinin elinde toplanması anlamına gelir. Birçok mülk sahibinin kaybettiğini pek az sayıda mülk sahibi elde eder. Hilferding şu söylediklerinde tamamıyla haklıdır: “Kapitalistler, birçoğunun söyleyecek bir şeyinin olmayacağı doğrultuda bir toplum ortaya çıkarırlar. Üretken sermaye üzerindeki gerçek kontrol, bunun ancak bir kısmına sahip olanlara aittir.”43

4. Karteller, Tröstler ve Şirket Birleşmeleri

Tekelci sermayenin gelişiminin son dönemi, rekabeti bilinçli olarak kontrol altına almak için birleşmelere gidilmesiyle ortaya çıkar. Bu döneme oldukça yüksek düzeyde merkezileşme halinde girilir. Çünkü işletme sayısı her üretim kolunda o derece azalmıştır ki, rekabet ayakta kalabilen şirketler için gittikçe daha tehlikeli olmaya başlamıştır. Rekabet, hiç bir yararı olmayan boğaz boğaza bir savaşa dönüşmüştür. Bu duruma gelindiğinde birleşme için gerekli temel hazırdır.

Marks, ekonomi üzerine olan yazılarını bu birleşmeler hızlanmadan tamamlamıştı. Ve bunun sonucu olarak kendi kaleminden Kapital‘in üç cildinde bu konuda hiç bir çözümleme yoktur. Fakat Engels 1880’lerde üçüncü cildin yayınlanmasını üstlendiğinde olayların yönü açıklık kazanmıştı. Marks’ın anonim şirketler hakkındaki görüşlerine uzun bir not ekleyen Engels şöyle yazıyordu: Karteller şeklindeki “ikinci ve üçüncü derecede hisse senetli ortaklıklar” ve “bazı alanlarda bu alanın tüm üretiminin ortak bir yönetim altındaki büyük bir hisse senetli şirkette yoğunlaşması;” “uzun bir süre göklere çıkarılan rekabet serbestliği,” diye devam ediyordu Engels, “artık yularının sonuna gelmiştir ve belirgin iflasını açıkça ilan etmek zorunda bırakılmıştır.”44

Hilferding, 1890 ve 1910 yılları arasında Almanya ve Amerika deneyleriyle bu noktayı Marksist ekonominin yapısına ekleyebilecek güçteydi. Bizim çözümlememiz de genel çizgileriyle Hilferding’-in modeline uygundur. Ancak Amerikan koşullarını Almanya’nın koşullarından daha iyi bilen okuyucularımız için gerekli bazı değişiklikler yapılmıştır.

Şimdi inceleyeceğimiz örgütlenme şekillerini, anonim şirketlerden ayıran özel nitelik bunların bilinçli bir şekilde tekelci nitelikteki pazar kontrolleri aracılığıyla kârlarını arttırmak için düzenlenmeleridir. Bu amaca varmak için ilgili işletmelerin, hareket serbestliğinin sınırlandırılması veya tamamen ortadan kaldırılması ve tek bir belirli politika altında yönetilmeleri gerekmektedir. Hareket serbestliğinin sınırlanması, çeşitti derecelerde olabildiğine göre, tekelci birleşmelerin de çok sayıda farklı şekilleri mümkündür. Biz bunların en önemlilerini ele alacağız, en gevşek birlik türüyle başlayıp, rekabet eden şirketlerin tamamıyla birleşmelerine kadar devam edeceğiz. Bütün bu süre içinde, akıldan çıkarılmaması gereken bir nokta da, eğer rekabet eden şirketler arasında yönetim kurullarının iç içe geçmeleri veya bankalarla ortak bağlar gibi temellere dayanan bir çıkar birliği varsa, bu durumun, birleşme yolunu düzelttiği ve birleşme eğilimini önemli ölçüde kuvvetlendirdiğidir. Gerçekten de çıkar birliğinin kolayca diğer bağlayıcı şekillere götüren bir tür birleşme olduğu söylenebilir.

Birleşme türlerinin herhalde en zayıf olanı “centilmen anlaşması” denilen şekildir. Burada rekabetçiler temelde ortak bir politika uygulamaya karar verirler, ancak bu anlaşmaya uymayı zorunlu kılan bir güç yoktur. Fakat taraftar şirketlerin anlaşmayı bozmaları için güçlü nedenler vardır ve bu nitelikteki anlaşmalar çoğu zaman kısa ömürlü olurlar.

“Pool” türü birleşmenin oluşumuyla daha ileri bir aşamaya varılır. Bu birleşme şeklinde iş olanakları, katılanların üzerinde anlaştıkları bir formüle göre pay edilir. “Pool” anlaşması genel olarak yazıya dökülür, fakat uygulanması, katılanların gönüllü işbirliğine bağlıdır. Bu nedenle, centilmen anlaşması gibi “Pool” türü anlaşma da sürekli değildir ve genel olarak sadece geçici nitelikteki bir olgudur.

Kartellerin bazı tipleri de “pool”u çok andırır ve onun zayıf noktalarını paylaşır. Bu zayıflıklar, kartelin kontrolünü üyelere kabul ettirerek ve anlaşma şartlarına uymayı reddedenler üzerinde yaptırımlar uygulayarak önlenir. Tipik bir kartelde bir merkez komitesi vardır. Bu komitenin görevleri, fiyatları ve üretim kotalarını belirlemektir. Kartelin kurallarına aykırı hareket edenler para cezaları veya diğer yollarla cezalandırılırlar. Üyelerin bağımsızlığı satışlar ve alışlar tek bir elde toplanarak daha da sınırlandırılabilir. Böylece tek tek şirketler ile müşterilerin ilgisi kesilebilir. Hatta merkez komitesine, etkili çalışmayan tesisleri kapatmak ve toplam kârı belirlenmiş bir formüle göre dağıtmak yetkisi de verilebilir. Bu son adım atılınca, kartel artık birçok açıdan tam birleşme durumuna yaklaşmıştır.

Kartelden daha sıkı bir örgütlenme şekli de “tröst”tür. Tröstler Amerika’da yasak edilinceye kadar bir süre büyük ölçüde desteklenmiş ve korunmuştur. Tröst şeklindeki birkaç bağımsız anonim şirketin hisselerinin çoğunluğuna sahip olanlar, hisse senetlerini bir güven belgesi karşılığında mütevellilere devrediyorlardı. Mütevelliler oy kullanıyor ve belge sahipleri de temettülerini alıyorlardı. Bu yolla katılanların hukuk! ve mali kimlikleri, aynı kartel durumunda olduğu gibi, değişmeden şirketlerin politikalarının birleştirilmesi başarılıyordu. Tröstün, bu anlamıyla, bu terime genel olarak verilen anlam, yani tekelci birleşmelerin hemen hemen tümünü genel olarak belirten anlam karıştırılmamalıdır.

Son olarak da, katılan şirketlerin bağımsızlığının tamamen ortadan kalktığı tam birleşmeye geliyoruz. Bunun birçok şekilleri vardır. En çok rastlananı, bir büyük şirketin tüm diğer şirketleri yutması ve eski şirketlerin bu yeni şirket karşısında ortadan kalkması yoludur. Birleşme yolu ne olursa olsun, sonuç aynıdır: tek bir yönetim altında tam bir organik birlik. Tekelci bir politika uygulamak açısından en etkin birleşme hiç şüphesiz budur.

Değişen zaman ve yer koşullan içinde hangi birleşme şekillerinin uygulanacağını belirleyecek etkenlerin incelenmesi uygulamalı ekonominin özel bir dalının konusudur. Ancak genel olarak bu seçimin değişik endüstri alanlarında hakim olan özel koşullara, daha gevşek birleşme türlerinin zayıflıklarına ve çeşitli ülkelerde geçerli olan hukuk kurallarına bağlıdır, örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde kartel ve tröst şeklindeki birleşmeler yasak edilince, tekelci amaçlara tam birleşmeler yoluyla varılmıştır. Buna karşılık Almanya’da kartellerin hukuki olarak tanınması nedeniyle bu tür birleşmeler gelişti. Bizim açımızdan, bu farklar ikincil derecede önemlidir. Ası! önemli olan nokta, XIX’ncu yüzyıldan XX’nci yüzyıla geçişteki 20 yıl süresince birleşme hareketinin tüm ileri kapitalist ülkeleri kaplaması ve kapitalist üretimin karakterinde niteliksel bir değişiklik yaratmasıdır. Serbest rekabet bir zamanlar kapitalist pazarda egemen biçim (fakat tek biçim değil) iken, yerini değişik ölçülerdeki tekelci birleşmelere bırakmıştır (hakim şekil olarak). Bu geçişin kapitalist toplumun genel hareket kanunları açısından sonuçları bundan sonraki iki bölümde dikkatle incelenecektir.

5. Bankaların Rolü

Bankaların yeni hisse senedi ve tahvil çıkarılması ve satışında oynadıkları stratejik rol nedeniyle anonim şirketlerin kuruluşunda özellikle önemli bir rol oynadıklarına daha önce işaret etmiştik ve aynı durum daha önce kurulmuş olan anonim şirketlerin tamamıyla birleşmeleri için de geçerlidir. Bankalar, kurucu kârının büyük bir kısmını kendilerine alırlar, anonim şirketlerin yönetim kurullarında oturmak üzere kendi temsilcilerini atarlar ve kabul edilen politikalar üzerinde önemli ölçüde etkide bulunurlar.

Bu etki hangi doğrultuda kullanılacaktır? Daima rekabetin sona erdirilmesi doğrultusunda. Kendini yeterli derecede güçlü hisseden bir şirket rakipleri ile ölesiye bir mücadeleye girebilir. Bu işe girerken geçici bir süre için geliri düşse bile, daha sonra bu zararları telafi edeceğini ümit etmektedir. Fakat birçok şirketle ilişkisi olan bir banka için böyle bir yol kaçınılmaz olarak kısır ve kendi kendini geçersiz kılan bir eylem olarak_ kalacaktır. Bir şirketin kazancı diğer bir şirketin zararı ile karşılanmıştır. Hilferding’in işaret ettiği gibi,

  • “Bu nedenle, bankaların, ilgilendikleri şirketler arasında rekabeti ortadan kaldırmaya çalışmaları daima geçerli olan bir olgudur. Her bankanın elde edilebilecek en yüksek kârın sağlanmasında çıkarı vardır. Diğer değişkenleri sabit varsayarsak, belli bir endüstri dalında bu amaca varılması rekabetin ortadan tamamıyle kaldırıldığı zamanda gerçekleşir. Bunun için de bankalar tekellerin kurulması için çabalamaktadırlar.”45

Bir bankanın ilişkisi ne kadar geniş ise ve sesi ne kadar güçlü çıkarsa, rekabeti ortadan kaldırma ve tekeller kurma amacında o kadar etkin olur. Buna göre, endüstri alanında sermayenin merkezileşmesi, gittikçe daha büyük bankacılık birimlerinin kurulmasında bir kargılık bulur. Bu temel üzerinde, iç içe geçmiş yönetim kurullarının ve çıkar topluluklarının kişiler arasında kurduğu birlik, tüm ileri kapitalist ülkelerde bankalar ve endüstride en tanınmış kişileri birbirine bağlar.

Bu noktaya kadar Hilferding’in çözümlemelerini birkaç kayıtla kabul etmek mümkündür. Fakat Hilferding daha öteye gidiyor ve bazen açıkça söyleyerek ve daima ima yollu, endüstri sermayesi ile banka sermayesi arasındaki ortaklıkta daima banka sermayesinin hakim rol oynadığını belirtiyor. “Mali sermaye” (Finans-kapital, çev.) bir noktada, “bankalar tarafından kontrol edilen ve endüstriciler tarafından kullanılan sermaye” olarak tanımlanıyor,46 ve kapitalizmin gelişim eğilimi, ekonomik hayatın tüm yönlerinin gittikçe artan bir şekilde gitgide daralan bir büyük bankalar grubunun yönetimi altına girmekte olarak çiziliyor. Bu durum aşağıdaki paragrafta açık olarak görülebilir:

  • “Bankacılığın gelişmesiyle birlikte ve bankalar ile endüstrinin gittikçe daha yakın ilişkileri sonucunda bir taraftan bankalar arasındaki rekabetin ortadan kalkması, diğer taraftan da tüm sermayenin para sermayesi olarak yoğunlaşması ve ancak bankalar aracılığıyla üretken yatırımlara yönelmesi şeklinde bir eğilim ortaya çıkar. Son analizde, bu eğilim tüm para sermayesinin bir banka veya bir bankalar grubunun kontrolü altında olduğu bir duruma götürür. Böyle bir “merkezi banka” toplumsal üretimin tümünü kontrol edecektir.”47

Bu görüşün temelden hatalı olduğu konusunda şüphe yoktur. Hilferding kapitalist gelişmede geçici bir aşama ile devam eden bir eğilimi karıştırıyor. Birleşme hareketi süresince, anonim şirketler ve tam birleşmeler kuruluş sürecinde iken bankaların stratejik bir durumunun olduğu ve bu yolla üretim sisteminin kilit noktalarını kontrol edebildikleri doğrudur. Fakat birleşmeler süreci sürekli olarak devam edemez. Herhangi bir endüstride ancak bir şirket kaldığından son sınıra varılmıştır, fakat kural olarak, bu son sınıra varılmadan çok önce bu süreç durur. Tehlikeli tür rekabet, belli bir endüstrinin dörtte üç ile beşte dördü arası az sayıda büyük şirketin eline geçince genel olarak sona erdirilir. Bu noktanın ötesinde, daha ileri birleşmeler için eğilim büyük ölçüde zayıflamıştır ve hatta ters yönde işleyen güçlerle tamamıyla ortadan kaldırılabilir bile. Büyük rakip kapitalist gruplar daima var olur ve her biri diğerinin aleyhine olarak durumu geliştirmeyi ümit eder. Her bir grubun en önemli endüstri sektörlerinde güç kaynağı ve diğerleriyle pazarlık durumunda koz olarak kullanılmak için üslere ihtiyacı vardır. Boğaz boğaza rekabet hayaleti ortadan kaybolunca ve en genel ve gerekli tekelci amaçlar doğrultusunda geçici bir anlaşma sağlanınca, daha ileri birleşmeler seyrekleşir ve bir süre sonra tamamıyla son bulabilir.

Bu aşamaya gelindiğinde, bankaların durumunda ani bir değişme olur. Bankalarının güçlerinin temelini oluşturan yeni hisse senedi ve tahvil çıkartmak fonksiyonu çok daha az önemli olur. Büyük tekelci anonim şirketler başarılarıyla (yani kâr sağlayabilmeleriyle) doğrusal orantıda olarak öz fon kaynaklarına sahip olurlar. Bu öz kaynaklar sadece hissedarlara temettü olarak dağıtılabilecekken biriktirilen kârlar değil, aynı zamanda amortisman, tükenme, eskime ve diğer “ihtiyat” hesabı şeklinde biriken ve gittikçe artan bir şekilde birikim amaçlarına yöneltilen fonlardan oluşmaktadır. Ellerinde bu öz kaynaklardan oluşan ek sermaye olan anonim şirket yöneticileri sermaye kaynağı olarak borsaya yeni hisse senedi ve tahvil sürme bağımlılığından ve bununla ilgili olarak da bankerlere olan bağımlılıklarından belli bir dereceye kadar kurtulmuşlardır. Pek tabii ki, bankaların etkilerinin önemli olduğu durumlarda, bu, bankaların gücünün derhal azalması anlamına gelmez. Fakat uzun dönemde, herhangi bir ekonomik fonksiyonla bağlantısı olmayan ekonomik güç zayıflamaya ve sonunda tamamıyle yok olmaya mahkumdur. Gücü yeni hisse senedi ve tahvil çıkarılmasının kontrolüne dayanan bankaların başına gelen de budur. Bu fonksiyonun kendisinin zayıflaması nedeniyle onun ortaya çıkardığı güç de zayıflar ve bankalar ikincil bir duruma düşerler. Parlak günlerini geçirmiş olan banka sermayesi endüstri sermayesinin yardımcısı durumuna düşer ve böylece birleşme hareketinden önce geçerli olan ilişki yeniden kurulur. Bu, kapitalizmin genel olarak daha önceki aşamasına döndüğü anlamına gelmez; tam tersine olarak, tekel ve az sayıda büyük kapitalistler kesiminin hakimiyeti daha güçlenir ve belli bir süreç içinde üretim ve dağıtım sistemlerinin gittikçe daha büyük bölümünü kontrolü altına sokar. Fakat bunların temeli endüstri sermayesidir, yoksa Hilferding’in zannettiği gibi banka sermayesi değil. Banka sermayesinin hakimiyeti kapitalist gelişimde kabaca rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme geçiş ile aynı zamana rastlayan geçici bir dönemdir.48

Hilferding’in hatası en azından iki açıdan önemlidir, ilk olarak, mali hakimiyetin peşin olarak büyütülmesi birikim sürecinin niteliğinde ve özellikle anonim şirketin iç finansmanında son zamanlarda meydana gelen son derece önemli değişiklikleri çözümleme dışında bırakmıştır.49 Ve diğer taraftan, bu durum, sosyalist bir topluma varma ile ilgili görevin zorluğu ve niteliği ile ilgili iyimser hayallere yol açmaktadır. 1910 yılında bile Hilferding, “altı büyük Berlin bankasını ele geçirmenin büyük endüstrinin en önemli alanlarını ele geçirmek anlamına geleceğini” ileri sürüyordu.50 Büyük bankaların ele geçirilmesinin onlara bağlı olan endüstrileri ciddi şekilde sarsacağı ne kadar doğru olsa, yukarıdaki görüş o zaman için bile geçerli değildi. Fakat bugün örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde tüm banka sisteminin “ele geçirilmesi” büyük sermaye çevrelerinde geçici bir dalgalanmadan başka bir etki yapmayacaktır. Buna göre, eğer finans kapitalizmi kuramı bankaların hakimiyeti şeklinde yorumlanırsa, sosyalist politikanın dayanması için zayıf bir temel olacaktır.

Bu tartışmayı bitirirken şuna işaret etmeliyiz ki, “finans-kapital” terimi, Hilferding’in ona verdiği anlamda kullanılacaktır diye bir zorunluluk yoktur. Özellikle Lenin, Hilferding’in finans-kap ita I tanımını, “en önemli noktaların birinde, yani üretimin ve sermayenin yoğunlaşmasının artmasının, bu yoğunlaşmanın tekel meydana gelmesine yol açacak kadar büyük ölçüde olması noktasında sessiz kaldığı” gerekçesiyle eleştirir. Hilferding’in “bankalar tarafından kontrol edilen ve endüstriciler tarafından kullanılan sermaye” tanımı yerine Lenin şu tanımı koymuştur:

  • “Üretimin yoğunlaşması, bundan doğan tekeller, bankalarla endüstrinin birleşmeleri veya içice geçmeleri: finans-kapitalin ortaya çıkışının tarihi ve bu kavramın içeriği budur.”51

      Lenin’in kuramına Hilferding’in kuramına yöneltilen eleştiriler yapılamaz. Buna rağmen, “finans-kapital” teriminin Hilferding’in ona verdiği banka hakimiyeti özelliğinden soyutlanabileceği şüphelidir. Durum bu olunca bu terimi tamamıyla bırakıp onun yerine “tekelci sermaye” teriminin kullanılması daha uygun gözükmektedir. Bu terim Lenin’in “finans-kapital” kavramında temel olan noktaları içermekte ve yeterli derecede dikkatli olmayan okuyucuyu diğer terim gibi yanıltacağa benzememektedir.

XV. BÖLÜM
TEKEL VE KAPİTALİZMİN HAREKET KANUNLARI

      Son bölümde, gelişmesinin belli bir aşamasında rekabetçi kapitalizmin niçin ve nasıl tekelci kapitalizme dönüştüğünü inceledik. Su değişim de sistemin işleyişi üzerinde etki yapar. Buna göre bundan sonraki görevimiz kapitalist hareketin kanunlarındaki değişiklik ve düzeltmelerin incelenmesi olmalıdır. Bu bölümde kapalı bir ekonomi varsayımı altında ortaya çıkan etkileri ele alacağız; bir sonraki bölümde ise dünya ekonomisi ile ilgili sorunlar inceleme konusu yapılacaktır.

1. Tekel ve Fiyat

Marks şöyle yazıyordu: “Bir tekel fiyatından söz ettiğimiz zaman, genel olarak kastettiğimiz genel üretim fiyatı tarafından belirlenen fiyattan ve ürünlerin değerinden bağımsız olarak alıcıların satın alma hevesi ve ödeme gücü ile belirlenen bir fiyattır.”52 Durum bu olunca, Hilferding’in, “Marks’ın yoğunlaşma ve tekelci birleşme ile ilgili kuramının gerçekleşmesi, Marks’ın değer kuramının geçersiz olması sonucunu doğurmuşa benzemektedir”53 sözleri gayet doğru gözükmektedir.

Bu gözlem pek tabii ki belli nedenlere dayanmaktadır. Tekel şartları altında değişim oranları emek-zamam oranlarına uygun değildir ve ne de üretim fiyatlarıyla ilgili olarak olduğu gibi, emek-zamanı oranlarıyla kuramsal olarak açıklanabilen bir ilişki içindedir. Üreticilerin elinde arzı sınırlama gücü olunca, fiyatı belirlemek gücü de var demektir; fakat kuramsal olarak ve belli bir genelleme düzeyinde hangi noktada fiyatların konulacağını belirlemek olanak dışıdır. Belli bir fiyatın belirlenmesine o Kadar farklı etkenler girer ki, son derece sınırlı uygulama dışında herhangi kesin bir kuramın konulabilmesi mümkün değildir. Bu söylediklerimiz ortodoks ekonomi kuramının son yıllarda tam veya kısmi tekel şartları altında işleyecek nesnel fiyat kanunları kurma çabalarında tam anlamıyla kanıtlanmıştır. Fiyatın kârın azamileştirildiği yerde belirleneceği gibi birkaç boş öneriden başka, tekelci fiyat kuramı, her birinin kendi özel çözümü olan bir özel durumlar katalogu durumuna süratle dönüşmüştür. Bu ne ekonomistlerin hatası, ne de bazı kimselerin ileri sürdüğü gibi ekonomi biliminin geriliğinin bir belirtisidir. Zorluk kanunun kendi içindedir. Tekel fiyatıyla ilgili tutarlı hiç bir genel kanun ortaya çıkarılamamıştır, çünkü böyle hiç bir kanun yoktur.

Değer ve üretim fiyatı kuramlarıyla eşdeğerde bir tekel fiyatı kuramı aramanın faydasız olduğu gerçeği bir Ümitsizlik nedeni olmamalıdır. Çünkü genel düzeyde ve oldukça güvenilir bir şekilde şunu söyleyebiliriz ki, rekabet koşulları altındaki durumla karşılaştırıldığında, tekel öğeleri katıldı mı, üretim daha az ve fiyat daha yüksek olur. Durum böyle olunca, değer (veya üretim fiyatı) ki ramını temel alarak hareket edebilir ve tekel olgusunun beraberinde getirdiği değişikliklerin çeşitlerini, bu değişikliklerin derecesini olmasa bile, inceleyebiliriz. Bu nokta son derece önemlidir, çünkü bu sayede tekel kuramını gerçekten faydalı bir doğrultuda geliştirebiliriz. Eğer tekel fiyatı rekabetçi fiyattan yön ve miktar olarak tamamıyla keyfi bir şekilde sapmalar gösterseydi, bunu yapmak olanak dışı olurdu.

Tekel fiyatının rekabetçi fiyattan sapmasının miktarıyla ilgili olarak bile “aşağı yukarı” türde yargılara varmak mümkündür. Buna göre, göreli olarak, satın alınan miktar fiyat değişmelerinden ne kadar az etkilenirse (yani talep ne kadar az esnekse), fiyat o kadar yüksek ve tekel durumu da o kadar tam olacaktır. Bu etkenler hakkında sık sık kaba fakat işe yarar tahminler yapmak mümkündür, özellikle sorun teknik ve örgütsel değişikliklerin fiyatlar üzerindeki etkisinin tahmin edilmesi olursa. Fakat tekel fiyatı kuramını niceliksel bir kesinliğe vardıramayız. Böyle yapmaya çabalayan herhangi bir kimse ancak kendine özgü nitelikleri olan özel olayların oluşturduğu bir labirentte kaybolmayı başaracaktır.

Şunu söylemek gereksizdir: Malları değer birimleri ile ölçmenin geçerliliği, yani toplumsal olarak geçerli emek zamanı ölçüsü, pazarla geçerli olan herhangi bir değişim orantısından bağımsızdır. Pazarda gerek rekabetçi, gerek tekelci koşullar hakim olsun, durum aynıdır. Şimdi göreceğimiz gibi, bu gerçek tekel kuramını fiyatlar alanının da ötesine geliştirmek açısından birincil derecede önemlidir.

2. Tekel ve Kâr Oranı

Tek işletme söz konusu olduğu zaman, rekabet şartlarından tekel şartlarına geçiş beraberinde kârda bir artış getirir; bu ise gerçekte tekelin tüm amacı ve sonucudur. Fakat tekellerin ortaya çıkmasıyla toplumsal emek gücü tarafından yaratılan toplam değerde herhangi bir artış olmaz ve böylece tekelcilerin elde ettikleri aşırı kâr gerçekte toplumun diğer üyelerinin gelirlerinden yapılan değer aktarmaları niteliğindedir. Bu aşırı tekel kârı kimin cebinden çıkmaktadır? Marks en genel iki olanağı şu şekilde belirtiyor:

  • “Belirli malların tekel fiyatı, diğer mal üreticilerinin kârlarının bir kısmını tekel fiyatıyla satılan mallara aktaracaktır. Artı-değerin çeşitli üretim alanları arasında dağılımı konusunda bir karışıklık olacaktır… fakat bütün bunlar artı-değerin sınırlarını değiştirmeyecektir. Eğer tekel fiyatı ile satılan bir mal işçinin gerekli tüketimi içine girerse, ücretleri artıracak ve böylece, eğer işçi işgücünün değerini eskisi gibi alırsa, artı-değer azalacaktır. Fakat böyle bir mal aynı zamanda ücretleri işgücünün değerinin altına da düşürebilir, fakat bu düşüş ancak ücretlerin fiziksel olarak yaşayabilmek için gerekli asgari ücretin üstünde katacağı şekilde olur. Böyle bir durumda, tekel fiyatı gerçek ücretlerden ve diğer kapitalistlerin kârlarından bir azalma ile ödenmiş olacaktır-“54

Kısacası, bu aşırı kâr diğer kapitalistlerin artı-değerinden, ya da işçi sınıfının ücretlerinden bir azalma ile karşılanacaktır. Fakat genel olarak belli bir zaman ve yer gözönüne alındığında, ücretler toplumsal olarak belirlenmiş belli bir asgari yaşama standardı düzeyi civarında oynar. İşçi sendikaları bu sonuca varılmasında en etkin olan etkenlerden biridir55 ve birleşme hareketi döneminde işçi sendikalarının oldukça gelişmiş olması nedeniyle, aşın tekel kârları nedeniyle ücretlerde meydana gelen düşüşlerin süratle eski düzeyine getirileceğini varsaymak akla yakın gelmektedir. Eğer bu düşünüş şekli doğruysa, tekelcinin elde ettiği aşırı kâr diğer kapitalistlerin cebinden çıkmaktadır. Özel olarak yeni bir şart konulmadığı sürece bu varsayımla çalışmaya devam edeceğiz.

Tekel ile, rekabetçi kapitalizmin karakteristik özelliği olan kâr oranının eşitliği eğilimi iki açıdan bozulmuştur: bir kısım kapitalistlerin kârları artırılmış, diğer taraftan diğerlerinin kârları azaltılmıştır. Elbette ki sermayenin avantajsız alanlardan korunan alanlara doğru akmaya çalışma eğilimi devam etmektedir, fakat tekelin özü zaten bu tür serbest sermaye akımlarına karşı etkin engellerin varlığıdır. Bu nedenle kâr oranlarını eşitlemek eğilimi yeni bir şekilde ortaya çıkar. Hilferding tekel konusunu ele alırken bu yeni şekle çok önem vermiştir.56 Bu, tekelin, gözüktüğü her yerden etrafa yayılmasıdır. Tekelin genelleştiği ölçüde bireylerin kazançları ile zararları birbirini götürür ve bu yollar hiç bir zaman tam anlamıyla bir eşitlik sağ lan-masa bile, kâr oranları eşitliğe daha yaklaşır. Yayılma ilkesi şu şekilde açıklanabilir: Belli bir endüstri, örneğin demir cevheri üretimi tekelleşmiş ve fiyat artırılmıştır. Ortaya çıkan zararın bir kısmını külçe demir üreticileri çeker. Bu durum külçe demir üreticilerinin çelik endüstrisine sattıkları ürünlerinin fiyatlarını artırmak ve demir cevheri endüstrisinden daha ucuz fiyatlarla hammadde elde edebilmek için birleşmelerini teşvik eder. Bu şekilde herhangi bir başlangıç noktası çevresindeki daireler boyunca birleşme faaliyeti yayılacak, tekel şartlarının gerçekleştirilmesi ve sürdürülmesinin faydalı ve mümkün olduğu endüstriler bu sürece girecektir.

Fakat bu yayılma süreci düzensiz bir şekilde işler, çünkü düzenli bir birleşmenin gerçekleştirilmesinin çok zor ve hatta olanak dışı ol’ duğu endüstriler daima vardır. Bunlar küçük sermaye yatırımlarının gerekli olduğu endüstrilerdedir: talebi karşılamak için sayısız şirkete gerek vardır ve gerekli asgari miktarda sermayesi olan biri için bu alana girmek kolaydır. Birleşmenin getireceği tüm üstünlüklere rağmen rekabetçi koşullar devam eder. Buradan çıkaracağımız sonuç, ne sermayenin hareketliliğinden, ne de tekelin yayılmasından kâr oranlarının genel düzeyde eşitlenmesinin gerçekleşmeyeceğidir. Bunun yerine bir kâr oranları hiyerarşisi görürüz; bu hiyerarşi iyi korunmuş yakın birleşmelerin kurulmasının göreli olarak daha kolay olduğu büyük ölçekli üretim endüstrilerinde en yüksek kâr oranından, sayısız şirketin bir arada yaşadığı ve üretim alanına kolayca girebilme nedeniyle sürekli ve düzenli birleşmelerin gerçekleştirilemediği küçük ölçekli üretim endüstrilerinde en düşük kâr oranına kadar uzanır.

3. Tekel ve Birikim

Tekel birikim sürecini büyük ölçüde etkiler: ilk olarak, belli bir miktar artı-değer üzerinden birikim oranını, ikinci olarak da, birikmiş sermayenin çeşitli alanlara dağılımını etkiler. Şimdi bu sorunları sırayla ele alalım.

Toplumun toplam artı-değeri sayısız parçalara bölünmüştür. Bu parçaların her biri, miktar olarak kaynaklandığı toplam toplumsal sermaye parçasının miktarına uygundur. Artı-değer parçasının büyüklüğünün artmasına paralel olarak birikim oranının artması genel bir kanundur. Buradan çıkan nokta da şudur: bu parçaların sayısını azaltan ve büyüklüğünü artıran merkezileşme kendi başına belli bir artı-değer toplamında birikim hızını artıracaktır.57* Tekel, küçük sermayelerden daha büyüklerine artı-değer transferini gerçekleştirerek bıı etkiyi yoğunlaştınr. Büyük parçalara eklenen artı-değer parçalarından birikimde meydana gelen artış küçük parçalardan alınan artı-değer parçalarının sonucu birikimde meydana gelen azalıştan fazla olmalıdır. Buna göre, görüyoruz ki her iki durumda da tekelci kapitalizm altında birikim oranı rekabetçi kapitalizmdekinden daha yüksek olma eğilimindedir.

Şimdi de tekelin yani biriken sermaye ihtiyacı üzerindeki etki-kiıino gelelim. Burada en önemli etken’tekelin devam ettirilmesinin özünün, ıckelleşlirilen endüstri alanlarında, yani en kârlı endüstri u kınlarımla yatırımların engellenmesi olmasıdır. Şöyle bir paradoks ile karşı karşıyayız: büyük kârlar elde eden bir tekelci kendi en-ıi istrisine daha fazla yatırım yapmayı reddedecek ve elde edilecek o!,m kâr oram çok daha düşük olsa bile daha başka alanlarda yatırım olanakları arayacaktır. Tekelcinin yatırım politikasına hakim olan etkenin toplam kâr oranı veya kendi başına alındığında ek yatırımdan elde edilen kâr oranı olmadığını kavradığımız zaman bu paradoks ortadan kalkar. Tekelcinin yatırım politikasında asıl yönetici etken marjinal kâr oranı dediğimiz şeydir, yani ek yatırımın, üretimi artıracağı ve fiyatı düşüreceği hesaba katılınca eski yatırımın kârında bir düşme meydana getireceği gerçeği göz önüne alınarak hesaplanan kâr oranıdır.58 Marjinal kâr oranı düşük veya negatif iken toplam kâr oranı yüksek olabilir. Başka herhangi bir yerde elde edilecek kâr oranı kendi alanındaki marjinal kâr oranından yüksek olduğu sürece, tekelci başka alanlarda yatırım arayacaktır. Pek tabii ki, tekelci dışındaki bir yabancı faaliyetlerini tekelcinin marjinal kâr oranına göre ayarlamaz, fakat tekel koşullarının varlığı, bu yabancının ne kadar isterse istesin bu alana giremeyeceği anlamına gelir.

Tekelcinin yatırım kararlarına marjinal kâr oranının yön vermesi ilkesi son derece önemlidir. Bu durum, kâr oranının yüksek gözükmesine rağmen tekelleştirilmiş alanlara yapılan yatırımın durmasını açıklamanın yanı sıra, tekelci sermayenin teknolojik değişmeye karşı olan tavrının niçin ve nasıl rekabetçi kapitalizmin tavrından farklı olduğunu anlamamıza da yardım eder. Aynı üretimin genişletilmesi durumunda tekelcinin eski yatırımları üzerinde bunun etkilerini göz önüne almak zorunda olması gibi, teknolojik yeniliklerin uygulanmasında da, daha önce yatırmış olduğu sermayenin modasının geçmesi nedeniyle değerinden kaybetmesini gözden ırak tutamaz. Rekabet durumunda ise yeni buluşu uygulayan kazançlı çıkarken, eğer varsa, kazancın büyük kısmı rakiplerinin sırtına yüklenmektedir. Bu teknolojik değişmenin tekel koşulları altında duracağı anlamına gelmemelidir. Büyük tekel birliklerinin sağladığı geniş araştırma olanakları yepyeni bir şeydir ve şu nokta kesindir ki, teknolojik ilerleme, kapsadığı alan ve içeriği açılarından sermayenin merkezileşmesi tarafından güçlü bir şekilde uyarılır. Bunun anlamı şudur Emek tasarrufu kapitalist teknolojinin her zamankinden daha önemli amacı haline gelir ve yeni yöntemlerin uygulanma hızı mevcut sermaye değerlerinin göreceği zararın asgariya indirilmesine göre ayarlanır. Diğer bir deyişle, yeni yöntemler daha fazla emek tasarrufu eğiliminde olacak ve yeni malzeme, çoğunlukla eskiyen ve zaten yenilenmesi gereken malzemenin yerine konacaktır.59 Sonuç olarak, tekel, işçilerin yedek endüstri ordusuna katılma hızlarını artırır ve teknolojik ilerlemenin sağladığı yeni birikmiş sermaye için yatırım alanlarını azaltır.Tekelin, tekelleştirilmiş endüstride yeni sermaye için olan talebi iki yolla durdurduğunu görmüştük; bir taraftan, mümkün olan en büyük toplam kârı devam ettirebilmek için üretim kısılmıştır ve diğer taraftan, teknolojik yeni buluşların üretim sürecine sokulması, yeni sermaye ihtiyacını asgaride tutacak şekilde bilinçli olarak ayarlanmıştır.60 Tekelleştirilmiş endüstrilerde yatırımın bu şekilde durdurulmasının kaçınılmaz bir sonucu da girişin serbest olduğu veya hiç olmazsa daha az sınırlandırılmış olduğu endüstrilerde sermayenin yığılması ve bunun sonucu olarak da bu alanlarda kâr oranının azalmasıdır. Buna göre, birikimin ilk etkisi kâr oranı yapısındaki bozuklukların artmasıdır. Bu bozukluklar ise zaten tekel koşullarının bir sonucudur.

Buhran ve bunalım sorunları açısından tekelin önemi nedir? Birikim hızı artırıldığı sürece ortaya çıkan etki ortalama kâr oranının düşme eğiliminin hızlandırılması ve eksik-tüketim eğiliminin güçlendirilmesidir. Fakat hepsi bu kadar değildir. Tekelcinin yatırımlarına yön veren şeyin kendi endüstrisindeki marjinal kâr oranı olması ve diğer rekabetçi alanlarda kâr oranının azalması, yatırım kararlarının verilmesinde etkin olan kâr oranında bir düşüş meydana getirir. Bu etken, ortalama kâr oranının düşme eğilimi ve eksik-tüketim eğiliminin yanı sıra ve onlara ek olarak buhran ve bunalımların ortaya çıkmasında etkin olmaktadır. Buna göre, tekel birikim sürecinin eski çelişkilerini yoğunlaştırmanın yanı sıra yeni çelişkiler de ortaya çıkartmaktadır.

Bu konuyla ilgili olarak bir noktaya işaret etmek gereklidir. Eğer aşırı tekelci kârının herhangi bir kısmı emek gelirinden bir azalmanın sonucu ise, sonuç işçi sınıfına ayrılan toplumsal üretim payının azalması ile toplam artı-değerin artmasıdır. Bu ise birikim hızını artırır ve tüketim hızını azaltır ve böylece de eksik-tüketim eğilimini güçlendirir.

4. Tekel ve Dağıtım Maliyetlerinin Yükselmesi

Tekel ile dağıtım maliyeti arasındaki ilişkiyi inceleyebilmek için ilk olarak Marks’ın ticari sermaye ve ticari kâr kuramının anahatlarını belirtmek gereklidir.61

Ticaret dar anlamıyle sadece satın alma ve satma faaliyetleri olarak anlaşılmalı ve ulaşım, depolama ve dükkanlara teslim eylemleri içerilmemelidir. Marks’ın kuramına göre bu son üç faaliyet üretimin çeşitli yönleridir ve bu nedenle de kuramsal olarak ayrıca ele alınmalarına gerek yoktur. Gerçekte görülen tüccarın bu üretken faaliyetlerin bir kısmını gerçekleştirmesidir ki, bu tüccarın ticari faaliyetlerinin bu tür işlerden ayrılabilmesi kolay değildir. Fakat ilke olarak bu fark açıktır ve kuramsal amaçlar açısından bu ayrım yapılmalıdır.

Tüm olarak toplum açısından, ticaret üretken olmayan bir faaliyettir; üretilmiş bulunan değer toplamına hiç bir şey eklemez, fakat zaten var olan değerlerin para şekline veya mal şeklinden para şekline dönüştürülmeleriyle ilgilenir. Bu ilke, satın alma ve saima maliyetleri artan bir endüstrici kapitalist için son derece açıktır, çünkü diğer değişkenler değişmediği sürece, bu durum ürününün değerini artırmayacak, aksine kârını azaltacaktır. Fakat ticaret faaliyeti endüst-ricilik faaliyetinden ayrılırsa ve bağımsız bir grup tüccar tarafından yürütülürse ürünlerin değerinin tüccarın kârı ve ticari faaliyetleri sürdürebilmek için gerekli tüm masraflar kadar arttığı zannedilir. Fakat bu durum, çözümlemeye gidildiğinde ortadan kaybolan bir hayaldir. Ticaretin üretimden ayrılması, ikisinin de niteliğini değiştirmeye yeterli değildir.

Bir an için tüccarın hiç bir masrafının olmadığını varsayalım. Buna rağmen mal satın almak ve onları yeniden satmak amacıyle belli bir miktar sermayeye ihtiyacı vardır ve bu sermaye de, tüccar bu miktarı istediği an diğer faaliyet alanlarına aktarılabileceği için, geçerli olan kâr oranında bir kâr temin etmelidir. Ticaret faaliyetleri alanında hiç bir artı-değer ortaya çıkmazsa bu nasıl mümkün olmaktadır? Marks bu sorunu, ticaret sermayesinin endüstri alanında yaratılan artı-değerin bir kısmına sahip çıktığını göstererek çözdü. Tüccar endüstriciden malları değerlerinin altında bir fiyatla satın alır. Bu fiyat ile malların değeri arasındaki fark tüccarın kârına eşittir. Tüccar malları daha sonra değerlerinde satar. Tüccarın bu şekilde hareket edebilmesinin nedeni, kapitalizmde ticaretten vazgeçılememesi-dir, plansız bir ekonomide satın alanların ve satanların bir araya getirilmesi mutlak olarak gerekli bir görevdir. Bunun sonucu olarak da bu alana sermaye yatırılmalıdır. Fakat ortalama kâr oranını kazanmadığı sürece ticarete sermaye yatırılmaycaktır. Bunun sonucu olarak da rekabet (“arz ve talep”), endüstricilerin fiyatlarını ticaret sermayesinin geçerli olan kâr oranında faaliyete geçmesi için gerekli olan noktaya indirir. Bunun sonucu, değişmeyen bir artı-değer toplamının daha büyük bir sermaye kütlesi tarafından pay edilmesi ve böylece ortalama kâr oranının düşmesidir. Marks bunu şu şekilde açıkiıyor: “Endüstri sermayesine oranla tüccar sermayesi ne kadar büyük olursa endüstri kâr oranı o kadar küçük olacaktır. Bu ilişkinin tam tersi de doğrudur.”62

Gerçekte ise tüccarın bir taraftan işgücü (tezgahtarlar, daktilolar, muhasebeciler, vb.), diğer taraftan büro yeri, büro müştemilatı ve yedek malzeme ihtiyaçlarını karşılamak için de masrafları vardır. Marks’ın bu masrafları ele alış şekli pek açık değildir. İlgili bölümlerde kaba bir ilk müsvedde özellikleri vardır, sorunu çözmeye çalışmaktadır ve ortaya çıkabilecek sonuçlar kafasında daha billurlaşmanı ıştır. Fakat biz onun kuramının genel mantığına en iyi şekilde uyan çözümlemeyi belirtmeye çalışacağız.

Tüccarın bakış açısından, masraflar da yeniden satmak için satın alınan mallara yapılan harcamalar niteliğindedir. Bu nedenle malların alım ve satım fiyatları arasındaki fark sadece daha önce açıklanan anlamdaki ticari kârını içermekle kalmamalı, masraflar ve bu masraf yatırımlar üzerinden normal bir kârı sağlayacak kadar büyük olmalıdır. Alım fiyatı ile satış fiyatı arasındaki bu miktarın hiç bir bölümü ticari alanda yaratılmış olan değer değildir. Bu ilke tüccarın masraflarının çözümleme içine alınmasıyla hiç bir şekilde değişmez. Sonuç olarak, bu tamamıyle, aksi halde endüstri kapitalistlerinin eline geçecek olan artı-değerde bir azalma olmalıdır.

Ticari alanda istihdam edilenlere ücretleri artı-değerden ödenir, fakat bu kimselerin kendileri hiç bir değer yaratmazlar. Bu nedenle bunların üretken olmayan işçiler ve bunların tüketimini de üretken olmayan tüketim olarak sınıflandırmak gerekmektedir. Bu çözümleme, ticaret alanındaki işçilerin, hizmetçiler, toprak ağaları ve benzerleri ile birlikte üretken olmayan tüketiciler kategorisinde gösterilmesinin nedenini açıklamaktadır.

Ticaretin birikim üzerindeki etkisi üç yönlüdür: (1) Ticaret masrafları artı-değerden bir eksilme meydana getirdiği için birikim için daha az artı-değer vardır. Bu masrafların bir kısmı, ücretlilere verildiğinde tüketim mallarına harcanan ücretlerdir. Bu ölçüde de toplumsal tüketim artırılmıştır. Masrafların bir kısmı binalar, araçlar ve malzeme için yapılan harcamalardır. Bunlar ise toplumsal tüketimi ne dolaylı, ne de dolaysız olarak artırmaklar. Fakat bunun yeniden üretim sürecindeki etkisi tüketimin artırılması gibidir. Değerler kullanılıp tüketilmiştir ve yeniden üretim şemasından kaybolur. Bu nedenle ticaretin birinci etkisi artı-değeri ve böylece birikimi azaltmak ve buna uygun olarak da tüketim oranını artırmaktır. (2) Ticaret kapitalistleri geride kalan artı-değeri endüstri kapital ist I eriyle birlikte paylaştıklarından, toplam artı-değerin bölüneceği parça sayısı büyüyecek ve ortalama büyüklük küçüiecektir. Bunun ise birikim hızını azalttığına daha önce işaret edilmişti. (3) Yeniden üretim sürecinin genişlemesi ticari sermayenin büyümesini gerektirir ve bu da bir yatırım imkanı yaratır. Özetle, ticaret tüketimi artırır, birikimi azaltır ve bir yatırım alanı sağlar. Bu nedenle eksik-tüketim e karşı çıkar.63

Şimdi ticaret alanındaki tekelin kapitalist ekonomi üzerindeki etkisini çözümlemeye hazırız.

Merkezileşmenin ve tekelin ortaya çıkmasının en belirgin sonucu bağımsız tüccarın göreli öneminin azalmasıdır. Bu iki nedenden doğmaktadır Bir taraftan, dikey birleşmeler başka şartlar altında bağımsız sermayeler arasında meydana gelecek olan alışverişleri ortadan kaldırır, diğer taraftan, büyük şirketler kendi alım ve satımlarını gittikçe daha fazla kendileri yapmaktadırlar, çünkü bu şirketlerin büyüklüğü, en azından bağımsız tüccar kadar verimli çalışan özel bölümlerin bu amaçla kurulması ve devam ettirilmesine izin vermektedir. Hilferding tekelin bu yönü üzerinde durmuştur: “Tekelci birleşme… bağımsız ticaretin tasfiye olması etkisini yapar. Ticaret faaliyetinin bir kısmını tamamıyle gereksiz kılar ve geri kalanın da masraflarını azaltır.”64 Fakat ne yazık ki bu noktanın ötesine gitmediğinden satın alma ve satma maliyetlerinin düşeceği sonucuna vardı ve gerçekte olanlardan tamamıyle farklı bir izlenim verdi. Gerçekte ise tekel ile malların dolaşım maliyetleri arasında bir başka ve çok daha önemli bir bağlantı vardır.

Rekabet koşulları altında yüksek kârlar üretimin artırılmasına yol açar. Aşırı tekel kârları ise bu sonucu doğurmaz, aksine üretimin sınırlandırılması koşulunun sonucudur. Fakat bunun tekelcilerin davranışı üzerinde etkisi yok da değildir? Bu tekelcilerin her biri mevcut iş olanakları içinde kendi payını ve böylece de aşırı kârını artırmak için bütün dikkatini toplamıştır. Fakat bunun fiyat kırma yöntemine başvurulmadan yapılması çok önemlidir, çünkü bu yöntem hemen hemen daima misillemeye, toplam üretimin artırılmasına ve aşırı kârın azalma ve hatta ortadan kalkmasına yol açar. Fiyat kırma yerine alternatif bir yöntem, daha etkin satış şekilleriyle alıcıların rakip arz kaynaklarından çekilmesidir. Aynı genel olgunun birbiriyle bağlantılı yönlerini belirtmekle beraber iki şey birbirinden ayrılabilir: tik olarak, aynı endüstri içindeki şirketler birbirlerinin iş olanaklarını kendileri elde etmeye çabalarlar. Bu nokta ile ilgili olarak hatırlanmalıdır ki, merkezileşme çok seyrek olarak tüm endüstrinin tek bir şirketin kontrolü altına girdiği noktaya kadar gider. Ve ikinci olarak, bir endüstri kolundaki tüm üreticilerin, tüketicileri, diğer endüstri kollarındaki ürünlerin aleyhine olarak paralarını bu endüstri kolunun mallarına daha fazla harcamaya ikna etme çabaları vardır. Bu iki durum arasında satış teknikleri biraz farklılık göstermekle beraber temelde benzer bir yapıya sahiptirler ve ayrı ayrı ele alınmasına gerek yoktur.

Tekelcilerin, aşırı kârlarının varlığını, tehlikeye sokmadan satışlarını artırma çabalarında, tekelci kapitalizmin göze çarpan bir niteliği olan satıcılık ve reklam sanatlarındaki büyük gelişmenin asıl açıklamasını buluyoruz. Bu gelişme çeşitli şekillerde gözükmektedir. Bunlar arasında gözalıcı paketleme ve etiketleme ile müşterilerin dikkatini çekmeye çalışmak, satıcı ve reklamcı kadroları bulundurmak ve belki de en önemlisi olarak da, gazeteler, dergiler ve radyo yo-luyle çok büyük miktarlarda reklamı sürekli olarak piyasaya sürmek. Fakat bu dolaysız satıcılık ve reklamcılık yöntemleri gerçeğin sadece bir parçasıdır. Dolaylı olarak da, dağıtım kanallarının kat kat artması ve ulaştırma, depolama ve mal teslimi alanlarında olanakların büyük ölçüde genişlemesi de etkisini yapmıştır. Bu faaliyetler, bildiğimiz gibi, üretim sürecinin kendisinin bir parçasıdır. Fakat şimdi bunlar rekabetçi koşullar altında toplumsal olarak gerekli olacak olanın sınırlarının çok ötesine genişlemişlerdir.65 Tekel koşulları altında dağıtım faaliyetlerinin ancak bir bölümü değer üretiyor olarak kabul edilebilir. Diğer faaliyetler ise tam anlamıyle özünde satış faaliyetinin benzeridir ve bu faaliyet gibi, hiç değer yaratmadan değer kullanma özelliği vardır.

Son zamanlarda dağıtım maliyeti konusunda yapılan çalışmalar tekellerin satış ve dağıtım makinesinin ne ölçüde genişlemesi sonucunu doğurduğu konusunda bazı belirtiler sağlamaktadır, örneğin Yirminci Yüzyıl Vakfr, Dağıtım Çok Pahalıya mı Mal Oluyor? (1939) isimli raporuna dayanarak şunları söylüyor:

  • “Amerikan iş düzeninin büyük sınırı üretim değil dağıtımdır. Tüketicinin bir dolarının yüzde 59u dağıtım tarafından alınırken, üretim sürecine giden bölüm ise yüzde 41’dir. 1870 ve 1930 yılları arasında dağıtım faaliyetlerindeki işçilerin sayısı dokuz misli artarken nüfus ancak üç misli arttı.”66

Yukarıda aktarılan rakamlara gerektiğinden fazla önem verilmemelidir. Kullanılan istatistik yöntemlerine yöneltilen eleştirilerin yanı sıra, bu rakamlar satış ve dağıtımdaki üretken olmayan faaliyetlerin artmasiyle ilgili bir kıstas sağlamamaktadır. Üretim daha fazla çeşitlilik kazanınca ve coğrafi olarak uzmanlaşma yayıldıkça, ulaştırma, depolama ve teslim etme faaliyetlerinin göreli öneminin artması pek tabii ki beklenecektir. Bu artışın ne kadarının toplumsal olarak gerekli olduğu ancak uzun bir araştırma sonucu karartaştırılabilir ve böyle bir durumda bile ancak oldukça geniş sınırlar içinde belirlenebilir. Fakat bütün bu sınırlandırmalara rağmen, bu genel eğilimin yönü ve önemi açıktır.

Ticari sermaye ve ticari kâr ile ilgili olarak Marksist çözümlemede ortaya çtkan kuramsal ilkeler, tekel etkisiyle satış ve üretken olmayan dağıtım maliyetlerinin büyümesine tamamıyle uygulanabilir. Aksi halde birikim için kullanılacak olan artı-değer şişmiş bir satış ve dağıtım mekanizmasını desteklemek için yöneltilmiştir. Aşırı tekel kârları bu şekilde azaltılır ve sık sık öyle bir noktaya gelinir ki, bu aştn tekel kârları, rekabet şartlarındaki ortalama kârdan fazla yüksek gözükmez, tekelin varlığı bile gözlerden gizli kalır. Çok çeşitli artı-değer parçalan yaratılmıştır; örneğin reklam şirketlerinin kârları ve birbirinin aynı olan ve toplumsal açıdan gereksiz olan perakende satış dükkanları. Yeni üretken olmayan işçilere ödenen ücret tutarı kadar tüketim artırılmıştır ve üretim süreci ile ilgili olarak da aynı etki dağıtım faaliyetinin çoğunu ve satış faaliyetini yürütmek için gerekli olan malzeme ve araçlar için gerekli yatırımlar açısından da doğrudur. Bütün bunların sonucu, sermayenin yayılma hızında bir yavaşlama ve eksik-tüketim eğilimine karşı güçlü bir harekettir.

Tekelci kapitalizm döneminde dağıtım sisteminin büyümesiyle ilgili olarak kısaca değinilmesi gereken bir nokta daha vardır. Tüm bu eğilim, emek verimliliğinde önemli ve sürekli bir artışa bağlıdır. Ancak bu şart sağlandığında üretken olmayan amaçlarla faaliyette bulunan işçilerin oranı genel yaşama şartlarını olumsuz yönde etkilemeden artabilir. Diğer taraftan, emek üretkenliğinde sürekli bir artış veri kabul edilirse anık-değerin ve bu artı-değer sayesinde yaşamlarını sürdüren toplumsal sınıfların varlığı için gerekli şartlar sağlanmış demektir. Marks, Barton ve Ricardo’nun makina üzerine olan görüşlerinin tartışmasını yaparken, artan emek üretkenliğinin bu yönünü açığa çıkarmak için çok çaba göstermiştir.

  • “Gayri safi gelire67 giden mal kütlesi, bu kütlenin değişken sermayeye giden bölümünde benzer bir artış olmadan artabilir. Hatta değişken sermayeye giden bölümü azalabilir bile. Bu durumda kapitalistler, toprak ağalan, onların çanak yalayıcıları, üretken olmayan sınıflar, devlet, orta sınıfların (ticarette istihdam edilenler) vb., geliri olarak tüketilen miktar artar.”68

Buna bizim eklememiz gereken tek şey tekel şartları etkisiyle dağıtım alanının genişlemesinin, Marks’ın burada son derece genel hatlarıyle ele aldığı gelişmenin özel bir şekli olduğudur.

Emek üretkenliğinin artışı ve tekelci kapitalizmde dağıtım alanında bunun ortaya çıkarttığı oransız büyüme çok önemli toplumsal ve politik sonuçları olan bir gelişmedir. Endüstri bürokratlarının, serbest meslek sahiplerinin, öğretmenlerin, devlet memurlarının ve benzerlerinin oluşturduğu ve merkezileşme ve yükselen hayat standard-lan sürecinde kaçınılmaz olarak ortaya çıkan “yeni orta sınıf”, dağıtım faaliyetleri ile meşgul olanların büyük bir bölümünü oluşturan satıcılar, reklam ajanları, gazeteciler ve ücretliler ordusuyle daha da artmıştır. Nüfusun bu öğeleri göreli olarak daha iyi ücret alırlar ve öznel bir açıdan onları az veya çok kapitalist ve toprak ağası sınıflarına bağlayan bir yaşam standardından yararlanırlar. Diğer taraftan, kapitalizm altında bunların bir bölümü gelirlerini dolaylı veya dolaysız olarak artı-değerden sağladıkları için, artı-değerin azalması bunlara zarar verir ve bu nedenle çıkarlarını hakim sınıfların çıkarlarıyla bağlayan nesnel bir bağ da vardır. Her iki nedenden dolayı, yeni orta sınıf işçilerden ziyade kapitalistler için toplumsal ve politik bir destek sağlama eğilimindedir. Diğer bir deyişle, bu sınıfın üyeleri, kapitalist generallerin liderliğini derhal kabul eden bir ordu oluşturmaktadır. Yaygın kanının tam tersine, Nlarx yeni orta sınıfın bu rolünün tamamıyle farkındaydı. Ricardo’nun makine kuramını eleştirirken konuyu şu şekilde koyuyordu:

  • “Onun (Ricardo’nun) ortaya çıkartmayı unuttuğu şey bir taraftan işçiler ve diğer taraftan kapitalistler ve toprak ağaları arasında duran orta sınıfların sürekli olarak büyümesidir. Bunlar çoğunlukla doğrudan doğruya gelirle geçinirler ve bu da emekçi temelin üstüne bir yüktür ve üstteki on bin kişinin güvenliği ve gücünü artırır.”69

Eğer bu Marks’ın zamanında bile çok önemli bir eğilim idiyse, tekelci kapitalizm döneminde ne kadar artmıştır! Bunun kapitalist gelişmenin izleyeceği gerçek yolun belirlenmesinde nasıl olup da etkin olan güçlerden birini oluşturduğunu daha sonra göreceğiz.

5. Sonuç

Şimdi tekelin kapitalist sistemin işleyişi üzerindeki en önemli genel etkilerinin basit şematik bir özetini vermeye çalışalım:
      1) Tekelleştirilen malların fiyatları artırılır.
      2) Rekabetçi kapitalizmin eşit kâr oranlan, bir kâr oranları hiyerarşisine dönüşmüştür, en ileri şekilde tekelleştirilmiş endüstrilerde bu kâr oranı en yüksek, en rekabetçi endüstrilerde en düşüktür.
      3) Küçük artı-değer parçaları azaltılmış ve büyük parçalar büyütülmüştür. Bu birikim hızını artırır ve böylece ortalama kâr oranının düşme eğilimi ve eksik-tüketim eğilimi önem kazanır.
      4) Tekelleştirilmiş endüstrilerde yatırım önlenir; sermaye daha rekabetçi alanlarda yığılır. Buna göre de yatırım kararlarını belirleyen kâr oranı düşürülmüştür. Bu etkin kâr oranının genel olarak düşme eğilimi ve eksik-tüketim eğiliminden bağımsız olarak buhranlara neden olmaktadır.
      5) Kapitalist teknolojinin e m ek-tasarrufu eğilimi artar ve yeni tekniklerin uygulanması yeni sermaye ihtiyacını asgari tutacak şekilde düzenlenir.
      6) Satış maliyetleri yükseltilmiş ve dağıtım sistemi toplumsal olarak gerekli olanın ötesinde geliştirilmiştir. Bunun ise sonuçları şunlar olmuştur:
          a) Aşın tekel kârları azalmıştır ve birçok durumda rekabetçi düzeyin üstünde değildir.
          b) Veni artı-değer parçalan yaratılmıştır ve büyük miktarda üretici olmayan tüketici ortaya çıkarılmıştır. Bu nedenle birikim oranı azalmış ve tüketim oranı artmıştır. Bu ise eksik-tüketim eğilimine karşı çıkan bir güçtür.
          c) Kapitalist sınıfa toplumsal ve politik destek sağlayan yeni orta sınıf büyütülmüştür.

Dikkat edileceği gibi, 6. noktanın sıralanan etkileri, bir ölçüde 3., 4. ve 5. noktalara karşı işlemektedir. Fakat bu, zıt kuvvetlerin basitçe birbirlerini etkisiz kılmaları durumu değildir. 3., 4., ve 5. noktalarda üzerinde durulan birikim süreci çelişkileri süratle genişleyen üretici güçlerin kapitalist mülkiyet ilişkileri çerçevesinde tutulmasının zorluğunun belirtileridir. Tekel koşullan altında dağıtım sisteminin büyümesi bu zorluğu biraz kaldtrsa ve çelişkileri yumuşatsa bile, bunu kapitalizmin genişleyen üretici güçleri kontrol altına alması sayesinde değil de, bunların kullanımını toplumsal olarak gereksiz ve işe yaramaz yönlere kanalize etmesi sayesinde gerçekleştirir. Burada gözden kaçırmamamız gereken önemli bir fark vardır. Bu ayrım kavrandığında, tekelin “olumlu” etkileri, olumlu bir ışıktan çok başka şeyler olarak gözükür.

Dipnotlar

1- Critique of Political Economy , s. 9.
2-  Devlet ile ilgili en önemli Marksist eserler arasındu şunlar sayılabilir: Engels, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, özettikte bakın. IX; Leniıı, Devlel ve Devrim; Rosa Luxembure. Toplumsal Reform veya Devrim, Derlenmiş Yapıtlar, Cilt III. Bu son yapılın İngilizce bir çevirisi vardır: Reform veya Devrim, Three Arrow Press, N. Y.. 1937. Ne yazık ki bıı ycrerli bir çeviri değildir- Devlet ile ilgili büyük miktarda Marksist literatürde oldukça düzgün olarak ikiden geçirilmesi şu yapıtladır; S. H. M. Chane. Marks’ın Devlet Kuramı, 1931.
3- Bazı kuramcılar bunu bir noktaya kadar kabul eder, fakat geçmiş toplumlar için doğru olan şeyin çağdaş toplum için öyle olmadığına inanırlar. Diğer bir deyişle, kapitalizm toplumsal evrimin ea son ürünü olarak kabul edilir.
4-Origiıı of the Family, Private Property and the State , Kerr basımı, s. 130.
5-Devlet ile mülkiyet arasındaki ilişki zorunlu olarak son derece kaba hatlarıyle alınmıştır. Yanlış anlamayı önlemek için şu no! eklenmelidir: Devletin özel mülkiyeli korumanın aracı olduğu biç bir şekilde Marks’la Englcs’in İcadı değildir. Aksine, bu konu feodalizmin çöküşü ve çağdaş devletin kurulusundan beri birçok politik düşüncenin temel taşı olmuştur. Bodın. Hobbes, Locke. Rousseau, Adam Snıith, Kant ve Hcgel (Matx’tan önceki dönemin önde selen bazı düşünürlerini saymak gerekirse), Mars’tan önce devletin bu ana görevini açıkça belirlemişlerdir. Bu düşünürler, insan yeteneklerinin lam anlamıyle gelişmesi bakımından, özel mülkiyeli gerekli şart olarak, gerçek hürriyetin ayrılmaz bir parçası olarak görüyorlardı. Marks ve Engels, özel mülkiyete dayanan bir hürriyetin sadece sömürücülerin hütTİyetı olduğu ve herkesin hürriyeti için mülkiyelin kalkması, yani sınıfsız topluma varılmasının zorunlu olduğunu söylüyorlardı. Bununla beraber. Mars ve Engels sınıfsız loplumun (özel mülkiyetin kaldırılması) belli bazı tarihsel koşullarda olabileceğini unutmamalardı. Kapitalizmin ortaya çıkardığı emek flretkealiğindeki son derece büyük artış olmadan sınılsıı toplum bos bir ütopyadan başka bir şey olmayacaktı.
6- Örneğin yukarıda bahsedilen Chang’ın kitabı, Lenin’in belirlediği ana hatları yakından izlemektedir.
7-Capital I, Bölüm X.
8- a. g. e., s. 259.
9- “Gerçekleştirme Bunalımları” Bölümü (Derlemeye alınmıştır, çev.).
10- Capital I , s. 304-5.
11- “Gerçekleştirme Bunalımları” Bölümü.
12- Capital I . s. 163-4.
13-  a. g. e., s. 308-9.
14-  Toriler: İngiliz Muhafazakar Partisi.
15-  a. g e., s. 311.
16- Virjil’dcn: “Olduğundan ne kadar farklı.”
17- a. g. e., s. 330
18- 12 Engels’den Conrad Schmİdı’e mektup. 27 Ekim 1890. Selected Corrapondenc e, s. 484.
19- Bu örnek devletin isçiyi koruyan hareketlerinin taviz niteliğini çok iyi gösterir. Çünkü önemli fabrika kanunlarının kabul edildiği dönemde İngiltere’de isçilerin iktidarda pay sahibi olduktan ileri sürülemez. Burada şunu hatırlatalım ki, 1832 Reform Kanununda oy vermek Mu büyük mülkiyet koşullan devam ediyordu. Oy hakkının yaypnlaşunlması ancak 1867 yılında oldu. Bu yıla kadar ise fabrika kanunları için verilen mücadelede öa önemli zaferler “ilen kazanılmıştı.
20- Örneğin. Marks, Fransa’da “Oniki aaat kanununun kabul edilmesi için Şubat (1848) devriminin gerekli” olduğuna işaret ediyor.
21- 13 Gesantmelte werke III. s. 56.
22-Class Stuggles in France, International Publishers, s. 69-70.
23- Rosa Lıxemburg, Gesammelte werke III, s. 59-60.
24- 16 Otto Bauer. Zwischen Zwei veltkriegen? s. 142.
25-Capital I , s. 686
26- a. g. e., s. 686.
27 a. g. e., s. 687.
28 a. g. e., a. 638.
29 a. g. e.
30 Dördüncü Almanca baskısına Engels şu dipnolıı ekledi; “En yeni İngiliz ve Amerikan “˜tröstleri’ buna, hiç olmazsa belli bir enıiüslri kolundaki tüm büyük işletmeleri, pratikte tekel durumunda olan dev bir hisse senetli şirket şeklinde birleştirerek varmayı amaçlıyorlar.” Kapital, I, s. 688.
31- a. g. e.
32- a. g. e.
33-Kapital, I, s. 689. Bu. merkezileşmenin teknolojik değişim üzerindeki tek etkisi değildir.
34- a. g. e., III. Bölüm XXVII (“Kapitalist Ürelimde Kredinin Rolü”).
35- a. g. e., s. 516.
36- a. g. e-, s. 521.
37-Das Finanzkapital , s. 112.
38- c a. g. e”ž s. 118.
39- Burada, belli şanlar allında belli bir noktanın ölesindeki niceliksel değişikliğin nitetrk-sel bir değişiklice yol açtığı seklindeki diyalektik ilke açıkça görülmekledir.
40-Das Finanzkapital. s. 130-131. Hilferding, “bu tekniğin Amerikan demiryolları sisteminin finansmanında en mükemmel şekline ulaştığına” işaret ediyor (s. 131). Bugün şunu söylemeliyiz ti, bu düzey her ne kadar yüksek olsa da, 1920’lerde toplumsal ihtiyaçların karşılandığı alanlarda (elektrik, gaz, vb., çev.) daha mükemmelleşmiştir.
41- a. g. e., s. 130.
42- a. g. e.. s. 132.
43-Das Finanzkapital, s. 145. Bu terin kanıtları, Amerika Birleşik Devfeıleri ile ilgili olarak Geçici Ulusal Ekonomi Komitesi tarafından yayınlanan dikkallice belgelenmiş iki raporda bol ınikıarda vardır: Monogıaf. no. 29, En Büyük Mali Olmayan 200 Anonim Şirkette Mülkiyetin Dağılım:, Monograf. no. 30. Ulusal Tahvil ve Hisse Senedi Borsasında İşlem Gören 1740 Şirkelin Hissedarlarının İncelenmesi.
44-Capital III , s. 518.
45-Das Finanzkapital . s. 231.
46- a. g. e., s. 283.
47- a. g. e., s. 218.
48- Marksist bir yazar tarafından mali hâkimiyetin geçic niteliğinin en iyi şekilde aıılaşılması Grossnıann’ın Das Akkumulations und Zusammenburchsgesetz der kapitalistischen System adlı yapılında s. 572 ve devamıdır. Amerika Birleşik Devletleri’ndc mali gücün zayıflamasının ksa bir çözümlemesi için, bkz. Svreeıy. “Yatırım Bankacısının Çöküşü,” Antitoch Review,. İlkbahar 1941.
49- Şu nokta ilgi çekicidir: 1910 ve 1930 yılları arasında meydana gelen bütün değişmelere rağmen, Hüferding daha sonraki yıllarda da Das Finanzkapital ‘de ileri sürdüğü görüşleri hemen hemen kelimesi kelimesine tekrarlıyordu. Bkz. “Die Eigengeseızlichkeit der kapitalistischen Entwicklung” isimli yazısı, Bernard Harms’ın derlediği Kapital und Kapitalismus (1931), cill 1.
50- a. g. e., s. 471.
51-İmperialisım, International Publishers’ Little Lenin Library, s. 44.
52-Capital III . s. 900.
53-Das Finanzkapital , s. 286.
54-Capital III . s. 1003.
55- Fakat bu bizim şu gerçeği gözden kaçırmamıza neden olmamalıdır: uzun dönemde, geleneksel yaşama düzeyinin en önemli belirleyicilerinden biri de sendikacılıktır.
56-Das Finanzkapital , s. 287 vd..
57- Arlı-değer parçalarının, bunların meydana çıktığı üretim birimlerinin büyüklüğüne göre mi, yoksa bunların sonuçta vardıkları en son ve çok fazla sayıda mülkiyet birimlerinin mi büyüklüğüne göre ölçülmesi gerektiği sorunu ortaya atılabilir. Eğer ikincisi uygun yöntem ise üretimin merkezileşmesi mülkiyelin merkezileşmesi olmadan anonim şirket şeklinde gerçekleşebileceğinden, sermaye parçalarının göreli büyüklüğü ve buna bağlı olarak da birikim oranı üzerinde fazla bir etkisi olmadan devam edecektir. Anonim sirkelin iç finansmanının ortaya çıkmasıyla, ürelim birimleri (anonim şirketler) birikim amacı olan birimler olarak büyük önem kazanırlar. Buna göre. üretimin merkezileşmesi ile karşılaştırıldığında görülen mülkiyelin merkezileşmesinin eksikliği veya daha düşük bir hızJa gerçekleşmesi her ne kadar gözönüne alınması gerekiyorsa da. hiç bir şekilde üretimin merkezileşmesinin birikim hızını artırmağa gücü olmadığı anlamına gelmez.
58- Aşağıdaki örnek bu kavramın açıklık kazanmasına yardım edecektir. 1000 dolar sermayesi olan bir tekelci her yi! tanesi 5 dolardan 100 birim üretiyor ve her birimi 10 dolardan satıyor. Kârı 500 dolar veya sermayesinin yüzde 50’sidir. Sermayesine eklenen 100 dolar ona 10 birim daha fazla üretim olanağını verecektir; üreıim maliyeti Bene S dolar olacaktır; fakat 110 taneyi satmak için fiyatın 10 dolardan 9 dolara düşürülmesi gerekecektir. Bu durumda ek yatırımın kârı 90 dolar-50 dolar = 40 dolar veya ek setmayenin yüzde 40’ı olacaktır. Fakat tekelci bu 9 dolarlık fiyatın sadece yeni ürünlere değil tüm ürünlere uygulayacağını göz ününe almak zorundadır. Yüz tanesi, tanesi 10 dolardan satmakla olduğundan, fiyat 9 dolara düştüğünde 100 dolar zarar edecektir. Bu zarar, fazladan satılan ürünlerden elde edilen 40 dolarlık kazancın yanına yazılmalıdır. Görüldüğü gibi. zarar kârdan dana yüksektir; marjinal kâr oranı negatiftir. Herhangi bir miktar kSr sağlayabildiği sürece tekelci bu 100 dolan kendi endüstrisi dışında yatırması daha iyidir ve eğer başka alanlarda kâr mümkün değilse, bu 100 dolan kendi işine yatırmak yerine elinde nakit olarak bulundurması kendisi için daha iyidir.
59- Bazı dorumlarda bu bir icadın tamamıyle işe yaramaz hale getirilişi sonucunu doğurabilir, çünkü bu icadı kullanmanın kârlı olduğu zaman geldiğinde daha gelişmiş teknikler ortaya çıkmış olabilir. Diğer bir deyişle, onaya çıkar çıkmaz onların kullanılmalarını gerekli kılan rekabetçi baskıların olmaması nedeniyle, ban İcatlar kullanılmadan kalabilir. Bana bu noktayı hatırlattığı için Dr. Robert K. Merton’a teşekkür borçluyum.
60- Bu son nokta şu şekilde konursa bazı okuyucular için daha açıklık kazanmış olur: Tekelci, teknolojik ilerlemeyi gelirinin tasarruf ettiği bölümü ile değil de. amortisman fonladyle finanse etme eğilimindedir.
61-Capital III. XVI. ve XVII, bölümler.
62- a. g. e., s. 337.
63- Kapitalist gelişmenin daha erken bir aşamasında nüfus aruşının ve yeni endüstrilerin olumsuz yöndeki etkileri çok güçlüyken ve yatırını alanı arayan sermaye bolluğunun yerine sermaye kıtlığı olduğunda, ticaret. kapitalist üretimin genişlemesine bir ayakbagı olarak düşünülürdü. Fakat şartlar o kadar değişmiştir ki, bu bakış açısı kanıtlanamaz.
64-Das Finanzkapital , s. 264.
65- Bunun iyi bir örneği, (perakende, çev.) satış fiyatlarının yaygın bir şekilde yüksek tutulmasıyle lgilidir. Dağıtımcılara büyük kâr oranları verilir ve böylece, başka şartlar aHında gerekli olduğundan daha fazla dağıtımcının ortaya çıkması desteklenir.
66- Yirminci Yüzyıl Fonunun ekonomi öğretmenlerine yolladığı mektup. 9 Mayıs 1941 tarihli.
67- “Gayri safı gelir” terimi burada Ricardo’cu anlamda kullanılmıştır, çağdaş kuramcıların bu terime verdikleri anlamda değil.
      Marksist kavramlara çevrildiğinde, Ricardo’cu gayri safi gelir, değişken sermaye ile artık -değerin toplamına eşitlir.
68- Theorien über den Mehrwert II/2, s. 353.
69- a. g. e., s. 367.

Bu Yazıya Tepki Ver
https://devrimcidusun.org/wp-content/uploads/2021/04/1.png
Giriş Yap

Devrimci Düşün Gazetesi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!