İstanbul
Ankara
İzmir
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Aksaray
Amasya
Antalya
Ardahan
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bartın
Batman
Bayburt
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Düzce
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkâri
Hatay
Iğdır
Isparta
Kahramanmaraş
Karabük
Karaman
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırıkkale
Kırklareli
Kırşehir
Kilis
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Mardin
Mersin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Osmaniye
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Şırnak
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yalova
Yozgat
Zonguldak

Bitmeyen Tartışma

Latin alfabesinin kabulünden bu yana neredeyse bir asır geçti. Bugün alfabe üzerinden eski-yeni tartışması anlamını fiili olarak yitirmiştir. Başka bir alfabeyi önermenin pratik bir yararı olmadığı gibi, önerilmesi, onarılması toplum yaşamında onlarca (belki yüzlerce) yıl alan yaralara davetiyedir.

Latin harflerinin kabulünün üzerinden geçen bunca zaman ve bu alfabeyle yetişen bunca nesle karşın, toplumun bazı kesimlerince hâlâ sorun, tartışma konusu olarak var olması, bunun bir kanıtıdır.

Bu yazımızda bunun nedenlerini anlamaya çalışacağız.

Alfabe üzerine tartışmaların başlangıcı Tanzimat dönemine (1839-1876) kadar geri götürülebilmektedir. Bu tartışmalarda iki eğilim öne çıkar. Birincisi, Osmanlı’nın kullandığı Arapça harf kökenli alfabenin iyileştirilmesi; ikincisi, Latin harfli bir alfabeye geçiştir.

Birinci gruba giren ve ıslah-ı hurüfçular (harflerin iyileştirilmesi yanlıları) olarak bilinenlerin öncüsü, Münif Paşa’dır. Tercüme Odası’nda da bulunmuş olan Maarif Nazırı Mehmet Münif Paşa, harekelerin kullanılmasının ve harflerin ayrık yazılmasının soruna çözüm sağlayacağını düşünüyordu. Münif Paşa, düşüncelerini, Cemiyet-i İlmiyye-i Osmaniyye’deki bir konferansta (1862) dile getirmişti. Bu doğrultudaki ilk gelişmeler İbrahim Şinâsi ve Ali Suâvi gibi gazeticilerden geldi.

Diğer yandan, Münif Paşa’nın konuşmasından bir yıl kadar sonra, yukarıda sözü edilen cemiyette başka bir tasarı sunuldu. Tasarının sahibi Azerbaycanlı şair/yazar Ahunzâde Fethi Ali (Ahunzade Mirza  Fetali) idi ve başka bir alfabeye, Latin alfabesine geçmeyi öneriyordu. (Rus ajanı olduğu sanısıyla, önerisi pek ilgi görmedi.)

Dönemin önemli kişiliklerinden Namık Kemal, alfabedeki iyileştirmeden yana, ancak Latin alfabesine karşıydı. En gerçekçi görüş belki de ondan gelmişti. Çünkü o, kötülüklerin alfabeden değil, bilgi eksikliğinden kaynaklandığını savunuyordu.

II. Meşrutiyet (1908-1920) döneminde alfabeyi düzeltmek ve düzenlemek için Maarif Bakanlığı tarafından bir komisyon oluşturuldu.

Harflerin bitişik yazımı esasına dayalı Arapça kökenli alfabenin harflerinin ayrı ayrı yazılmasının öğrenmeyi kolaylaştıracağı düşüncesiyle, hurüf-ı munfasıla (aralıklı harfler) taraftarları oluştu. Hurüf-ı munfasıla’yı savunanlar grubunu Milaslı Doktor Hakkı Bey, Cihangirli M. Şinasi, İsmail Hakkı (Baltacıoğlu), Edebiyatçı Ali Nusret, Müftüoğlu Ahmet Hikmet ve Celal Esat gibi adlar oluşturuyordu. Önceleri, Celal Sahir (Erozan) de ′İmlanın islahı evvela harflerin ıslahına bağlıdır. Bu ıslah da harflerin ayrı ayrı yazılmasını teminle olur.′ diyerek, bu kesime destek vermişti. Daha sonra, Latin alfabesinden yana safını belirledi, Türk Dili Tedkik Encümeni üyeliğinden mebusluğa (1928-1935) kadar, bahtı açıldı!

Latin harflerine geçise destek ise Hüseyin Cahit, Abdullah Cevdet, Celal Nuri İleri, Kılıçzâde Hakkı gibi yazarlardan geliyordu. Bu yazarların ortak özelliği, hepsinin Batı yanlısı ve sıkı İttihatçı olmasıydı.

Hüseyin Cahit, 1910 yılında Arnavutların, Osmanlı devletinden, Latin harflerini kendileri için kullanma talebine de destek vermişti. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Arnavut birimi, 1911 yılında Latin alfabesini kabul etti. H. Cahit, M. Kemal ile 1922 yılında yaptığı bir görüşmede, Latin harflerine geçişi önermişti.

Latin harflerinin kabulü için Meclis’e (Meclis-i Mebusan) tasarı sunan ilk kişi ise Musullu Dr. Davut Bey olmuştu. Bu, 1908 yılında Islah-ı Huruf tasarısı olarak gündeme gelmişti. Buna binaen yapılan ilk resmi girişim 1909 yılında kurulan İmla Komisyonu oldu.

Enver Paşa, ayrık harfli yazıyı, Harbiye Nazırı olduğu 1913 yılında, orduda kullanılmak üzere uygulamaya koydu. ′Ordu Elifbası′, ′Hatt-ı Cedid′, ′Enver Paşa yazısı′ gibi adlarla anılan yazı, savaş sırasında iletişimi bozduğu gerekçesiyle yürürlükten kaldırıldı!

Kazım Karabekir’e göre; Enver’in uyguladığı yazıyı ilk kullanan kendisidir. Eğitimsiz erlere verdiği okuma yazma derslerinde, öğrenmeyi kolaylaştırmak için alfabeyi ‘basitleştirmiş’ti; bunda başarılı da olmuştu. Karabekir’in yakın arkadaşı Enver Paşa, bunu görmüş, Bakan olunca da ordunun eğitimli-eğitimsiz her kesimi için kural haline getirmişti. Oysa eğitimli askerler zaten okuyup yazabiliyordu.

Enver’in alfabesi 35 ünsüz ve 10 ünlüden oluşmaktaydı. Bugün kullandığımız Latin kökenli alfabeyle karşılaştırdığımızda, 45 ayrı sesin işaretini içeren alfabenin zenginliğinden söz edebiliriz.

İzmir İktisat Kongresi’nde Latin alfabesini öneren işçi delegeleri, İzmirli Ali Nazmi Bey ile iki arkadaşıdır. Öneri, Kongre başkanı Kazım Karabekir tarafından reddedilmiştir. Ancak, anılan kongrenin gündeminin ve katılacak işçi delegelerinin Hükümet tarafından belirlendiği bilindiğinde (1), bunun ileriye yönelik bir psikolojik hazırlık olduğu düşünülebilir. Zaten, Karabekir’in tavrı, Latin taraftarlarına bolca malzeme sağlamıştır.

Konu, 1924’te, Şükrü Saraçoğlu ve Kılıçzâde Hakkı Efendi tarafından dile getirilir. Konuyu Meclis’e taşıyan ilk kişi İzmir Milletvekili Saraçoğlu’dur. (Saraçoğlu, ′Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar vicdan ve kültür meselesidir.′ diyabilecek kadar ırkçıdır.)

1926’da yapılan Bakü Türkoloji Kongresi sonrasında Azerbaycan, 1927 yılında Latin alfabesini kabul etti. Bundan kısa bir süre sonra da, 1 Kasım 1928’de TBMM’de Latin harfleri kabul edildi (1353 sayılı yasa). Bu yasa, ′harf inkılabı′ diye anılır; sonrasında başlayan ′Türkçeleştirme′ dalgası ise ′dil inkılabı′dır. Dil Encümeni’nin 17 Şubat 1929 tarihli toplantı kararıyla da dilde ′Türkçeleştirme′ başlatılmış oldu. İsmet İnönü’nün burada yaptığı ′öz Türkçe′ konuşma pek de anlaşılamadı, ′Ünlü Efendiler, Türkçemizde söz kitabı bizim çok yüzlükten beri sezdiğimiz bir eksiktir. (…) Acı ile anmalıyız ki, şimdiye kadar dilimiz, sınırlan açık bir dil kalmıştır. Bu yurdun içine girmek suçsuz bir dalış idi. Daha fena ve acıklı olan, vatan çocuklarının bu dalmayı kendilerinin arayıp özlemesidir′ (2).

′Türkçeleştirme′ konusunun en çok işlendiği yer belki de Türk Ocakları’dır (3). Türk Ocakları içinde Türk Tarihi Tedkik Heyeti oluşturulmuştu. Ocaklar kapatılınca, bunların örgütlü yapısı, Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti adı altında yeniden kurumlaşmış, daha doğrusu varlığını sürdürmüştür. İşte TDTC, M. Kemal’in 11 Temmuz 1932 tarihinde Çankaya’da düzenlediği bir toplantıda alınan kararla, Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti’ne paralel (kendi söylemlerine göre, kardeş) olarak oluşturuldu (4).

Dil Encümeni’ndeki kişilerin 5 ila 15 yıllık bir geçiş süreci önerdiği ortamda, Mustafa Kemal, ′Bu ya üç ayda olur, ya da hiç olmaz.′ diyerek, harf değişikliğini çok kısa bir sürede yapılmaya zorlamıştır (5).

Dolayısıyla, alfabe değişikliğinin ve değişikliğin aceleye getirilmesinin sorumluluğu, siyasi iktidarı tek başına elinde bulunduran M. Kemal’e aittir. Bundan dolayı, değişikliğe ilk işaret kabul edilen Sarayburnu’nda halka açık konuşmasından (9-10 Ağustos 1928) iki alıntı yapacağız.

O konuşmasında M. Kemal, ′ Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve bu lüzumu anlamak mecburiyetindeyiz.′ demiştir.

Ne kendisi ne de onu dinleyenler açısından, Arapça kökenli harfler ′anlaşılmayan ve anlamadığımız′ biçiminde tanımlanabilir mi? Eğitimini o harflerle almış ve Cumhurbaşkanı makamına kadar o alfabeyle yükselmiş bir kişinin bu sözleri gerçeği yansıtabilir mi? Kaldı ki, Sami Selçuk’a göre, M. Kemal, ′ağdalı bir Osmanlıcayla yazan ve konuşan′ bir önderdi (6).

Bu söylem olsa olsa, siyasetin gerçekliği nasıl altüst ettiğine, çanına ot tıkadığına iyi bir örnek olabilir. Sonra harfler, yani seslerin işaretleri/sembolleri ′kafalarımızı demir çerçeve içinde′ nasıl bulundurabilir? Bu sözlerin muradının harflerin çok ötesinde olduğu görülüyor. Siyasi mesaj ve asıl niyet, Batı’ya yanaşmadır. Başka bir söylemle, harfleri Batı’ya yanaşmada araç olarak kullanmaktır.

Devamında ise, M. Kemal asıl niyetini açıkça ortaya koyuyor: ′Milletimiz (alıntılardaki Milletimiz sözcüğünü Türk olarak okuyunuz) yazıyla, kafasıyla bütün âlemi medeniyetin yanında olduğunu gösterecektir′.

Medeni âlem, yani Batı düşüncesi, M. Kemal′in kendisi için yeni değildi. 1906 yılında, Selanik’te, Bulgaristanlı Türkolog İvan Manolof’a da, ′Batı uygarlığına girebilmemize engel olan yazıyı atarak, Latin kökünden gelen bir alfabe seçmeliyiz.′ demiştir.

İsmet İnönü’ye göre de ′harf inkılabı′nın gayesi ′kültür değişmesi′ adı altında Batı′dır: Harp inkılabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. (…) Ama, harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında, yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler′ (7).

Latin alfabesine geçişte ileri sürülen argümanlar, resmi tarihin zikir geleneğinde, sistemin zakirlerince bugün de yinelenmektedir. Tabii bazen şaşmalar da olabiliyor! Bilindiği üzere, Arapça kökenli harflerin, dolayısıyla Osmanlıcanın zorluğu, ileri sürülen argümanların başında geliyordu. Osmanlıcayla eğitim almış olan M. Kemal’in sözlerini ve bu sözlerin gerçeği yansıtmadığını daha önce belirtmiştik. Burada İlber Ortaylı’nın bir konuşmasından (8) örnek vereceğiz.

Ortaylı, birçok konuşmasında /yazısında resmi tarihin düsturlarını hararetle savunurken, örneğin, 2017 yılının 3-5 Mart tarihleri arasında yapılan III. Millî Kültür Şûrası’nda, Osmanlıca için, ′Osmanlıca 15 günde öğrenilir. Ruslara bile öğrettim.′ demiş. Bu noktada resmi tarihle derin bir çelişkiye düşen Ortaylı, başka bir konuşmasında da ′oturunuz 15 günde Osmanlıca öğrenirsiniz′, demiştir.

Konumuza ilişkin birinci soru şudur: 15 günde öğrenilebilen bir dili, bir toplumun geri kalmışlığının, cehaletinin gerekçesi olarak gösterip alfabeyi neden değiştirdiniz? Diğer soru: Eğer Osmanlıca 15 günde öğrenilebiliyorsa, örneğin Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde neden 4 dönem okutuluyor?

Ortaylı’nın, bilinen tepeden bakışı neticesi böyle söylemlerde bulunduğunu düşünebiliriz. Ancak buna inanan ve bunlarla –sözlü/yazılı- tartışma yürütmeye çalışan insanlar olduğunu da unutmayalım. Bizce, çok zor/du diye korku salma ya da 15 günde öğrenilir diye hafife alma yerine, belirli bir eğitimden geçen herkesin öğrenebileceği, diğer diller gibi bir dil demek daha yerinde olur.

Diğer bir argüman, Arapça kökenli harflerin Türkçe sesleri karşılamaması idi. Bu, kısmen doğrudur. Hiçbir alfabe, oluşturulduğu dilin sesleri dışındaki sesleri karşılamaya uygun değildir; bunun için uyarlama yapılması zorunludur. Ses üzerine kurulu her alfabeyi uyarlayabiliriz.

Nasıl ki Persler, Kürtler, Uygurlar gibi halklar, Arapça kökenli alfabeyi kendi dillerine uyarlamış, o alfabede bulunmayan seslere karşılık işaretler oluşturmuştur, aynısını yapmak Kemalist kadrolar için de mümkündü. (Daha öncesinde buna yönelik çabalar olduğunu, yazımızın girişinde anlatmıştık.)

El yazısı, harflerin bitişik yazılmasıdır. Latin harflerini kullanan Batı Avrupa ülkelerinde öğrenciler yazmaya -daha eğitimin başında- el yazısıyla başlar ve yaşam boyu bu yazıyı kullanır. Türkiye’de de el yazısı Türkçe dersinin içinde ve çoğu zaman zorunlu olarak öğretilmekteydi. Buradaki sorumuz: Arapça harfler, bitişik yazımından dolayı mademki öğrenememenin ve cehaletin sorumlusu idi, bu anlamda Osmanlıcayı yazmak da zordu, o halde Latin alfabesi okullarda neden el yazısı olarak öğretildi? (Kaldı ki, Latince de eski çağlarda bitişik yazılıyordu. Bilindiği gibi, M. Kemal, Latin kökenli harfleri el yazısıyla yazıyordu.)

Bir dili kolay okumak da, yazmak da, öğrenme ve uygulama pratikleriyle edinilen alışkanlıklara bağlıdır. Öğrenilince kolaydır.

Burada siyasi sistemin dışlayıcı/öteleyici diline de değinmek istiyoruz. Sistemin dili kendi dışındakileri yok sayma üzerine kurulmuştur. Örneğin, dilbilimci yanı olan yazar ve eleştirmen Tahsin Yücel, Osmanlıcayı, ′(…) konuşulmuş ya da yazılmış, konuşulan ya da yazılan herhangi bir dilin eski bir evresine bağlanmak şöyle dursun, yüzyıllar içinde, ulusumuzun anadiliyle hiçbir akrabalığı, hiçbir yakınlığı bulunmayan iki yabancı dilden: Arapçayla Farsçadan yola çıkılarak oluşturulan anadilin sözdizimi üzerine, gittikçe artan bir oranda, bu iki dilin sözcükleri aşılanır′ (9). Yücel’in ′halkımızın anadili′nden anladığı Türkçedir. Eğer anadili Türkçe olmayanlar da onun halkı olsaydı, o durumda halkının bir kısmının anadiliyle, Arapça ve Farsçanın akrabalığını görürdü. Konuya, dil (burada Türkçe) milliyetçiliği yaparak tepeden indiğinizde, söylediklerinizin nereye gittiğini göremeyebiliyorsunuz. T. Yücel’in, Osmanlıca için, ′Türkçe’nin bir evresini oluşturmadığını da önemle vurgulamak gerekir.′ sözlerini de buraya alalım. Bugün Türkiye üniversitelerinin Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde Osmanlıca, Türkçenin bir evresi olarak, Osmanlı Türkçesi adı altında okutulmaktadır.

Özetle:

Her alfabe kullanıldığı dilin ses özelliklerini yansıtır veya yansıtmaya çalışır. Bunun bire bir oturanı yoktur. Ama genel çerçevede böyledir bu. Başka dillerin konuşucuları bir alfabeyi alırken, onu kendi diline uyarlar. Latin alfabesi alınırken de yapılan bu olmuştur. Şöyle de söyleyebiliriz: Arapça kökenli harfler alınırken onda yapılan uyarlama ile Latin alfabesi alınırken onda yapılan uyarlama prensip olarak aynıdır.

Osmanlı döneminde kullanılan alfabe, Arapça kaynaklı Fars alfabesiydi. Arapçada olmayıp da Türkçede olan (g), (p), (ç) gibi sesleri de karşıladığından, daha elverişliydi. Dolayısıyla Farslar tarafından yapılmış bir uyarlama vardı ortada. Bunlara bazı vokaller ve nazal n (kâf-ı nunȋ, ڭ) eklendi.

Sonuçta Latince için de düzenleme yapıldı. Bilindiği üzere, Latin alfabesi olduğu gibi alınmadı, alınamazdı da. Latincede 24 harf vardı. Ondan alınan harflere (ç), (ğ), (j), (ş) gibi ünsüzler, (ı), (ö), (u) gibi ünlüler eklendi. Benzer bir uyarlama Arapçada da yapılabilirdi. Ancak, Batı’nın bütün değerlerini alıp da hafleri almamak olmazdı.

Önce Latin harflerinin kabulü, ardından Türkçeleştirme adı altında yapılan ′dilde Türkçülük′ün kötü sonucu, M. Kemal’in dilinden, Türkçenin hiçbir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Dili bir çıkmaza sokmuşuzdur. Maksatlarımızı anlatamaz olmuşuzdur (10).′ biçiminde itiraf edilmiştir. Bu itiraf, dışarıdan müdahaleyle dilin, bildirişim aracı olmanın dışına nasıl itildiğidir.

İttihatçı toplum mühendisliklerinin bir parçası olan ′dil mühendisliği′ aracılığıyla, dili keyfi olarak dönüştürebileceklerini sananlar, toplumu anlaşamama bataklığına sürüklemiştir. Dilin evrimsel bir sürecin ürünü ve toplumsal uzlaşmaya dayalı olduğu bilindiğinde, tepeden zorla müdahalenin, o dilin konuşurlarına büyük bir kötülük olduğu da bilinir. Aşağıda vereceğimiz, üç yıl arayla yapılan iki konuşma, M. Kemal’in, yapmak istediğiyle realite arasında nasıl sıkıştığını açıkça göstermektedir: 26 Eylül 1934: ′Dil Bayramı’ndan ötürü, Türk Dili Araştırma Kurumu genel özeğinden, ulusal kurumlarından birçok kutun bitikler aldım, gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu kutlarım′. 27 Eylül 1937: ′Dil Bayramı münasebetiyle Türk Dil Kurumu’nun hakkımdaki duygularını bildiren telgraflarından çok mütehassis oldum. Teşekkür eder, değerli çalışmalarınızda muvaffakiyetlerinizin temadisini dilerim′.

Türkçede kullandığımız alfabenin, konuşma dilindeki sesleri tam olarak karşılamadığı, son yıllarda daha çok dile getirilmektedir. Türkçede (burada Türkçeden sadece Türkiye kastediliyor) olduğu halde alfabede olmayan bir nazal n (ñ), alfabede olduğu halde gerekli olup olmadığı tartışılan bir (ğ)… Dil kitaplarında,Türkçede (f), (h), (j), (v) seslerinin bulunmadığı kabul edilir. (f), (h) ve (v)’nin, Türkçedeki bazı seslerin değişimi neticesi oluştuğunu kabul edersek, (j)’yi nereye koyacağız? (j) sesinin Türkçede kullanılan (ödünç ?) sözcüklerde geçtiği ileri sürülürse (bu tabii ki böyle), o halde sorumuz şu olacak: Türkçede kullanılan birçok sözcükte var olan (w), (q), (x) gibi seslerin işaretleri/sembolleri neden alınmadı?

İttihatçı ırkçı-Türkçü ideolojinin ete kemiğe bürünmesi anlamında bir şekillenme olan Türkiye Cumhuriyeti, dilde Türkçülükle, anılan siyasi coğrafyada konuşulan diğer bütün dillerin gelişimini engellemiş, onları yok olmaya zorlamıştır.

Türk olmayanların -ki bu kendini Türk aidiyetinde tanımlamamaktır- asimilasyonunu esas alan uygulamanın bir gereği olarak, diğer dillerin yok edilmesi hedeflendi. ′Dil inkılabı′ Türkçenin hızlı ve baskıcı bir biçimde asimilasyon aracına dönüştürülmesini beraberinde getirdi. Türkçe açısından övgüyle söz edilen bu ′inkılap′, tek dil dayatmasıyla, Türkçe dışındaki dillerin konuşucuları açısından bir felakete dönüştü. Yaratılan ırkçı-Türkçü atmosferde, Türkçe dışında bir dille, -bu hemen her zaman kişilerin anadiliydi- bildirişime giren herkes ′hain′ olarak gösterilmeye/görülmeye başlandı.

Türkçenin dışındaki diller ve onlara uygun alfabeler söz konusu bile edilmedi. Çünkü devlet, toplumsal karşılığı olmayan ′tek dil′ ve ′tek millet′ temelinde toplumu yeniden harmanlama sevdasına düştü. Toplumun ancak faşizan baskılarla sindirilmesi anlamına gelen bu uygulama için, diğer dillerin konuşurları yok sayılmalıydı; öyle de yapıldı.

Dile ilişkin teorilerin/tezlerin ödüllendirmeyle, hazırlandığı/hazırlatıldığı (11), takrir-i sükun gibi baskı yasalarının geçerli olduğu bir ortamda uygulamaya konulduğu bilindiğinde, ′başarının sırrı′ da anlaşılmış oluyor. İnanamayanlar M. Esat Bozkurt’a başvurabilir: ′Türk ihtillalinin kararı, Batı medeniyetini kayıtsız şartsız kendisine mal etmek, benimsemektir… Bu karar o kadar kesin bir azme datyanmaktadır ki, önüne çıkacaklar, demirle, ateşle yok edilmeye mahkûmdurlar.′

Yazıda M. Kemal ve İ. İnönü’den yaptığımız alıntılarda da görüleceği üzere, Latin alfabesine geçişin asıl nedeni Batı’dır; Batı kapitalizmine entegrasyondur. Bunun dışındakiler ′üretilmiş′ gerekçelerdir. Latin harfleri, aslında, bu entegrasyon sürecinde diplomasi, bilim-teknik, bankacılık, ticaret, posta-telgraf gibi yollarla Osmanlı’ya girmişti. ′Harf inkılabı′, uygulayıcı kadroların Batı’ya kilitlenip, dilin önemli özelliği olan toplumsal uzlaşmayı göz ardı etmesinden dolayı da, toplumun hatırı sayılır bir kısmı tarafından kabul görmemiştir. Bununla yüzleşilmediği sürece de kabul göreceğe benzememektedir.

Not olarak: Şimdi, ′o zamanın şartları′ sözlerini duyar gibi oluyoruz. Bu söylem, her zaman kötü, en kötü dönemler ve eylemler için ileri sürülmüştür. Bu, kötülükleri meşrulaştırmak için geliştirilmiş, en berbat meşrulaştırma mekanizmasıdır. Ve bu yolla meşrulaştırılamayacak hiçbir kötülük yoktur!

Notlar:

  1. Donald Quataert – Erik Jan Zürcher (Derleyenler), Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesi’ne İşçiler 1839-1950 (İçinde), Erdal Yavuz, Sanayideki İşgücünün Durumu 1923-40, s. 168, İletişim Yayınları, 3. Basım 2011 – İstanbul
  2. Mustafa Ekmekçi (aktaran), Dilde 12 Mart-12 Eylül, Cumhuriyet Gazetesi, 12 Mart   1996
  3. Türk Ocakları Nizamnamesi’nin 5. Maddesine göre üye olabilecekler şunlardır: ′Neslen Türk olan veya hars dolayısıyla tamamen Türk duygusu ve Türk dileği besleyen ve mazileriyle Türklüğe bağlı olduklarını ispat etmiş her kadın ve erkek Türk Ocağı’na aza olabilir.′ Mustafa Çapar, Türk Ocakları, Özgür Üniversite – Resmi İdeoloji Sözlüğü (içinde), Maki Basın Yayın, 1. Baskı, Mart 2007 – İstanbul
  4. Toplantının katılımcıları Afet İnan, Yusuf Akçura, Semih Rıfat (Horozcu), Sadri Maksudi (Arsal), Hamid Zübeyr (Koşay), Ferenk Zayti, Hüseyin Namık ve Ruşen Eşref  gibi adlardı. Daha sonra Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ne kadar yükselecek olan Ünaydın hariç, hepsi de Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti merkez üyesiydi. 12 Temmuz 1932’de kurulan TDTC’nde görev alanların bir kısmı, örneklendirecek olursak, Semih Rıfat (Çanakkale), Ruşen Eşref (Kütahya), Celal Sahir (Zonguldak) ve Yakup Kadri (Manisa) mebusu idi. 1934’te oluşturulan 11 kişilik merkez heyetinde yer alanların hepsi mebustu ve mebuslar Mustafa Kemal tarafından tayin edilmekteydi. Heyette yer alanların siyasi kimliklerine tek tek bakmak, buradan çıkacak fikirleri tahmin etmeyi/anlamayı kolaylaştırır. Fazla derinleştirmemek için iki adla yetinelim: Irkçı-Türkçü-Turancı Hüseyin Namık Orkun. Kafatasçı-ırkçı-Türkçü Afet İnan…
  5. Sami N. Özerdim, Yazı Devriminin Öyküsü, Cumhuriyet – Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş., Ağustos 1998
  6. Sami Selçuk, Önce Dil, İmge Kitabevi, 3. Baskı, Haziran 2019 – Ankara
  7. İsmet İnönü, Hatıralar, Bilgi Yayınevi, 2. Kitap, Birinci Basım, s. 223, Kasım 1987 – Ankara
  8. İlber Ortaylı, https://tr.sputniknews.com/turkiye/201703101027577782-ilber-ortayli-hala-aglasiyorsunuz-ruslara-bile-ogrettim/
  9. Tahsin Yücel, Prof. Dr., Türkçenin Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet – Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş., Eylül 2000
  10. Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Dünya Yayınları, 2. Cilt, s. 452
  11. İsmail Beşikçi, Türk Tarih Tezi – Güneş Dil Teorisi ve Kürt Sorunu, Yurt Kitap-Yayın, s. 25, 136,  Kasım 1991- Ankara

Ayrıca bkz.: Ayşe Hür, Türklerin Öteki Tarihi, Literatür Yayınları, Genişletilmiş İkinci Basım, s. 167-176, Ocak 1018 – İstanbul

Bitmeyen Tartışma
https://devrimcidusun.org/wp-content/uploads/2021/04/1.png
Giriş Yap

Devrimci Düşün Gazetesi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!