Amerikan Birleşik Devletleri’nin tarihi, askeri çatışmalarla iç içe geçmiş bir süreçtir. ABD onlarca uluslararası ve bölgesel savaşa girmiş, bazılarında da -görece- askeri üstünlüğünü ortaya koymuştur. Ancak bu çatışmaları ve savaşları yalnızca cephedeki sonuçlarla değil, stratejik hedeflerin gerçekleşmesi, ekonomik yük, insan kayıpları ve uzun vadeli siyasi istikrar açısından değerlendirdiğimizde, hiçbirinin kalıcı bir zaferle sonuçlanmadığı açıkça görülür. Bu savaşları kapitalist yayılmanın ve hegemonya arayışının bir aracı olarak incelerken, emperyalizmin yarattığı çelişkilerin ve ezilen halkların direnişinin nasıl sistematik olarak üstünlüğü erozyona uğrattığını görmek ve açığa çıkarmak zorundayız.
19. Yüzyılda Meksika-Amerika Savaşı (1846-1848), ABD’ye Kaliforniya, Yeni Meksika ve Teksas’ın büyük bölümünü -ilhakla- ‘kazandırdı’. Askeri açıdan net bir üstünlük sağlandı ve toprak genişlemesi gerçekleşti. Ne var ki bu ‘kazanımlar'(ilhaklar), iç politikada sömürgecilik tartışmalarını alevlendirdi, Meksika’da kalıcı bir karşıtlık yarattı ve Latin Amerika’da ABD karşıtlığının temellerini attı. Benzer biçimde, 1898 İspanyol-Amerikan Savaşı’nda Küba, Porto Riko ve Filipinler ABD kontrolüne geçti. Filipinler’de çıkan bağımsızlık isyanı, on binlerce Amerikan askerinin uzun süreli haksız savaşını koşulladı; sivil kayıplar ve gerilla direnişi, ABD’nin ilk büyük sömürge yönetiminin maliyetini gösterdi. İşgal ve ilhak yoluyla kazanılan topraklar, beklenen istikrarı değil, yeni çatışma tohumlarını üretti.
20. Yüzyılın büyük savaşlarında da tablo değişmedi. Birinci Dünya Savaşı’na 1917’de katılan ABD, müttefiklerin zaferine katkı sağladı. Ancak Versay Antlaşması’nın yarattığı dengesizlikler, yirmi yıl sonra İkinci Dünya Savaşı’nı tetikledi. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası ve Japonya’ya karşı elde edilen zafer, ABD’yi ekonomik ve askeri ‘süper güç’ konumuna yükseltti; Marshall Planı ile Avrupa’da etki alanı kuruldu. Yine de bu sonuç, Soğuk Savaş’ın başlangıcı oldu. Doğu Bloku’nun oluşumu, nükleer rekabet ve proxy çatışmalar, kısa vadeli zaferi uzun vadeli küresel gerilime dönüştürdü.
Soğuk Savaş dönemi, emperyalist saldırılarla sınırlarını daha net ortaya koydu. 1950-1953 Kore Savaşı, ateşkesle sona erdi; 38. paralel değişmedi, milyonlarca insan öldü ve stratejik hedefler (Kore’nin birleşmesi) gerçekleşmedi. Vietnam Savaşı (1955-1975) ise açık bir yenilgiydi: Gerilla taktikleri ve ulusal direniş, ABD’nin konvansiyonel üstünlüğünü boşa çıkardı. Yaklaşık 58 bin Amerikan askeri ve milyonlarca Vietnamlı’nın ölümüyle sonuçlanan bu savaş, ABD içinde toplumsal bölünme yarattı ve uluslararası itibarını ciddi biçimde zedeledi.
1991 Körfez Savaşı’nda Irak güçleri Kuveyt’ten çıkarıldı; operasyon hızlı ve sınırlı hedefliydi. Ancak Saddam Hüseyin rejimi yerinde kaldı ve bu, 2003’teki ikinci Irak işgalinin zeminini hazırladı. 2003 müdahalesi rejimi devirdi ama ülke iç savaşa, IŞİD’in yükselişine sürüklendi. Watson Institute verilerine göre Irak ve Afganistan savaşlarının toplam maliyeti 6,4 trilyon doları aştı; sadece Irak’ta yüz binlerce sivil kayıp yaşandı, ABD asker kaybı yaklaşık 4 bin 500’e ulaştı. 2011’de çekilme gerçekleştiğinde istikrar sağlanamamıştı. Afganistan operasyonu (2001-2021) da benzer bir çizgi izledi: Taliban kısa sürede devrildi, ancak 20 yıllık işgalin ardından 2021’de ABD güçleri çekilirken Taliban yeniden iktidara geldi. Brown Üniversitesi’nin Costs of War projesine göre, bu dönemdeki savaşlarda 1,8 milyon ABD gazisi kalıcı engelli hale geldi; veteran bakım maliyetlerinin 2050’ye kadar 2,2-2,5 trilyon doları bulması bekleniyor.
Bu savaşların ortak özelliği, askeri teknolojideki üstünlüğün kısa vadeli operasyonel başarılar sağlamasına rağmen, yerel direniş, ulusal kurtuluş dinamikleri ve emperyalizmin yarattığı ekonomik-sosyal çelişkilerin uzun vadede hedefleri aşındırmasıdır. Emperyalist sistemin pazar, kaynak ve hegemonya arayışı, emperyalist saldırganlığı/savaşları zorunlu kılar; ancak ezilen ulusların örgütlü tepkisi –gerilla savaşı, toplumsal seferberlik veya siyasi meşruiyet kaybı– bu arayışı sürdürülemez hale getirir. Veriler ortadadır: Vietnam’dan Afganistan’a, her ‘zafer’ yeni bir istikrarsızlık döngüsü üretmiş, trilyonlarca dolar harcanmış ve insan maliyeti katlanmıştır.
Tarihsel bilanço, ABD’nin savaşlarının hiçbirini kalıcı bir hegemonya veya istikrarla sonuçlandıramadığını gösterir. Bu, gerçekçi bir okumanın nesnel sonucudur: Emperyalist mantık ve ihtiyaç, etki alanlarında sürekli genişlemeyi ve kaynakları kontrole almayı gerektirirken, kendi çelişkilerini de derinleştirir. Bu nedenle emperyalist çıkarlar ve planlarla halklara dayatılan savaşların yalnızca askeri yönünü yada andaki askeri-teknolojik üstünlüğü ve bunların sağladığı kalacı olamayan kazanımların ötesini görmek gerekiyor. ABD’nin savaş tarihi, kazanılan bir savaşın olmadığını değil, kazanılan hiçbir savaşın sistemin yapısal sorunlarını çözmediğini ortaya koyar.
Çokuluslu tekellerin savaş makinesi olarak ABD emperyalizmi, savaş araç-gereçleri ve teknolojisi bakımından ne kadar gelişmiş olursa olsun, halk olma onurunu alt edebilecek, halkı meşru sınıfsal ve ulusal kurtuluş güçlerini nihai olarak yenilgiye uğratabilecek bir silahı hiçbir zaman icat edemeyecektir. Tarihte ve savaşın belli bir aşamasında silahlar ve teknoloji önemli roller oynasalar da son kertede belirleyici rolü her zaman insanın bilinçli eylemi oynamıştır. Emperyalist ideolojik hegomonyanın pompaladığı yenilmezlik ve devasa güç propagandasının karşısında tarihsel gerçekler durmaktadır.
ABD emperyalizmi bugün çokuluslu tekellerin en donanımlı savaş aygıtıdır ve muazzam bir güce askeri-teknolojik güce sahiptir bu doğru ama dünya halkları bu gerici gücü defalarca alt etmiştir. Yenilmez değildir! Onu savaşlara mecbur eden sömürgeci emelleri için atıldığı alanlarda, kan, yıkım ve acıdan başka hiçbirşey de bırakmamıştır. Karşısında örgütlü ve direngen kitlelerin durduğu hiçbir savaşı askeri olarak dahi kazanamamıştır. ABD emperyalizminin ve işbirlikçisi iktidarların kitlelerin örgütlenmesinden hele hele de devrimci temelde örgütlenmesinden duydukları korku ve orantısız-şuursuz saldırıları tam da bu nedenledir. Dün Afganistan’ın, Irak’ın, Suriye’nin bugün İran’ın başına gelenlerin elbette o ülkelerin içine bakan öznel nedenleri, gerici iktidarların hükümranlığı vb onlarca nedeni var ancak o ülkelerin halklarının hiçbiri emperyalist savaşları arzulamadı. Emperyalistler halklara savaşları dayattı! Emperyalist saldırılardan/savaşlardan korunmanın esas yolu örgütlenmek ve gerici iktidarlardan kurtulmaktır.



