Almanya, uzun yıllardır “sosyal piyasa ekonomisi”nin ve burjuva refah devletinin en parlak örneği olarak gösterildi. Ancak 8 Şubat 2026’da Federal İstatistik Dairesi’nin açıkladığı son rakamlar, bu cilalı imajın artık sürdürülemez olduğunu gözler önüne seriyor: Nüfusun yüzde 21,2’si —yani yaklaşık 17,6 milyon kişi— yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında. Bir önceki yıla göre yükselen yoksulluk risk sınırı oranı yüzde 16,1’e ulaşırken, yalnız yaşayanlarda bu oran yüzde 30,9, tek ebeveynli hanelerde yüzde 28,7 olarak kaydedildi. İşsizlerin yüzde 64,9’u ise doğrudan bu tehdidin pençesinde.
Bu tablo tesadüf değil; kapitalist sistemin yapısal krizinin Almanya’daki en çıplak yansımasıdır. Zenginlik(sermaye birikimi) tarihinin en yüksek seviyelerinde seyrederken, servet birkaç büyük tekel ve finans oligarşisinin elinde toplanıyor. Buna karşılık emekçi kitlelerin payına düşen ise giderek küçülen bir dilim! Artan gelir eşitsizliği, sosyal devletin “dağıtıcı” maskesini düşürüyor.
Burjuva demokrasisi burada tam anlamıyla iflas ediyor. Friedrich Merz hükümeti, sosyal yardım sistemini daha da sıkılaştırmak için harekete geçti: 2023’te getirilen Bürgergeld, Temmuz 2026’dan itibaren “Grundsicherung” adıyla yeniden şekillendiriliyor. Yeni sistemde randevulara katılmayanlara yüzde 30 kesinti, tekrarlanan ihlallerde ise yardımların tamamen kesilmesi —hatta kira ve sağlık sigortası ödemeleri dahil— öngörülüyor. Bu, yoksulluğu cezalandıran bir mekanizma: “Çalışmak istemeyen” damgası vurularak emekçiler daha ağır sömürü koşullarına zorlanıyor.
Oysa aynı dönemde emeklilik yaşı kademeli olarak 67’ye yükseltiliyor, OECD raporları “çalışılan yılların uzatılması”nı dayatıyor. Çalışan nüfusun dörtte biri 55-64 yaş grubunda; yaş ortalaması AB’nin en yükseği. Nüfus azalıyor, göçmen akını ise Merz hükümetinin sınır kontrolleri ve geri gönderme politikalarıyla dip seviyeye indi. 2024’te iltica başvuruları yüzde 30’un üzerinde azaldı. Kapitalizm, kendi yarattığı demografik krizi çözemiyor; çünkü göçmen emeğine muhtaçken, ırkçı-popülist dalgayı besleyen aynı sistem göçü engelliyor.
Bu çelişkiler tesadüf değil; burjuva devletinin sınıf karakterinin sonucudur. Sosyal devlet, sermayenin birikimi ve kâr oranlarının korunması için var edildi. Kriz derinleşince maske düşüyor: Refah devleti değil, disiplin ve baskı devleti devreye giriyor. Yoksulluk kalıcılaşıyor, çocuk yoksulluğu yapısal bir sorun haline geliyor, emekliler ömür boyu çalışmaya mahkûm ediliyor.
Almanya’da sosyal devlet “çöküyor” deniyor ama asıl çöken, burjuva demokrasisinin ta kendisidir. Sermayenin çıkarları için kitlelerin geçim kaynakları gaspediliyor, sosyal haklar budanıyor, yoksullar suçlanıyor. Bu, kapitalizmin son evresinde artık sürdürülemez hale gelen refah yanılsamasının sonu: Ya emekçiler örgütlenip bu çarkı kıracak ya da sistem daha vahşi biçimlerde devam edecek.
Tarihsel deneyim gösteriyor ki, her hakim sınıfın yönetim biçiminin “sonu” aynı zamanda yeni mücadelelerin başlangıcıdır. Almanya’daki bu çatırdama, Avrupa’nın genelinde yankılanan bir uyarı: Burjuva demokrasisi, kendi yarattığı krizleri ancak emekçi sınıflara fatura ederek “çözebilir”. Gerçek çözüm ise ancak sınıf temelli bir karşı koyuşla mümkün olacaktır.







































