Kızıl Tugaylar: Sınıf Mücadelesini Şehir Gerillasıyla Buluşturan Deneyim

1968 küresel isyan dalgasıyla Batı Avrupa’daki devrimci hareketlerin kitlesel bir boyuta ulaşması, sermaye örgütlüğünün güçlü olduğu Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerde silahlı mücadeleye yönelimi de beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda, ’68 hareketinin bağrından doğan ve politik referansların, maddi koşulların, mücadele biçimlerinin benzerlik taşıdığı Almanya’da Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF), Fransa’da Proleter Sol (GP) gibi silahlı örgütler arasında İtalyan Kızıl Tugaylar’ının oldukça özgün bir konumda olduğundan bahsedebiliriz.

Zira kuruluşunu ilan ettiği 1970 yılından, merkezi örgütlülüğünden ayrışan ancak organik bağının sürdüğü özerk grupların silahlı mücadeleyi resmi olarak bitirdiklerini açıkladıkları 1988 yılına kadarki süreç boyunca Kızıl Tugaylar, aktif mücadele içerisindeki varlığının sürekliliği, ülke genelindeki örgütlülük ve etkisinin yaygınlığı, şiddet araçlarını kullanım düzeyiyle karşıdevrimin yapısında yarattığı tahribatın boyutu ve en önemlisi, devrimci bir öncü silahlı kuvvet olarak politik varlığının dayanak noktasını oluşturan işçi sınıfıyla özdeşleşme düzeyiyle Batı Avrupa silahlı mücadele deneyimlerinden belirgin biçimde ayrışmaktadır.

İtalya’da şehir gerillası temelinde silahlı mücadeleyi esas alan savaşçı bir öncü örgüt ihtiyacı, Kızıl Tugaylar’ın kurucu kadrosu açısından, hem deneyimlenmekte olan bir hareketin aktığı doğrultunun hem de içinden geçilen dönemin maddi koşullarının kaçınılmaz gereği olarak değerlendirilmiştir. Kendiliğinden patlak veren ayaklanmalardan işçi sınıfının devrimci komünist partisini oluşturmaya yönelik şehir gerillası hareketi olarak çıkılan yol, her ne kadar sadece çiçek ve böcekle özdeşleştirilmek istense de ’68 hareketine içkin olan bir iç savaş düzlemiyle devrimci ilişkilenme biçiminin yansıması olarak, mevcut devrimci durumu devrimciler lehinde keskinleştirerek toplumsal devrime kapı aralamaya yönelik iradi bir müdahale niteliğindedir.

Kuruluşa Giden Süreç

1960’ların ikinci yarısı itibarıyla toplumsal çelişkilerin giderek keskinleşmesinin ve özellikle ’68 hareketiyle birlikte ülkenin dört bir yanında ayaklanan öğrenci gençliğin eylem ve söyleminin, güçlü bir devrimci geleneğe sahip İtalyan işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarına dönük öfkesiyle buluşması sonucu, İtalya’da devrimci bir durumun oluştuğu bir gerçektir. Bu, “Sıcak Sonbahar” olarak adlandırılan 1969 yılında doruk noktasına çıkar. İşçi ve öğrenci kitlelerinin kendiliğinden patlak veren eylemlerinde deneyimlenen kitle şiddeti pratiği giderek yaygınlaşır, emperyalizmin Soğuk Savaş politikası gereği palazlandırdığı karşıdevrimci faşist güçlerin ve İtalyan burjuva devletinin kolluk kuvvetlerinin devrimcilere yönelik doğrudan saldırıları artar. Diğer yandan, sendikaların, yasal sol parti ve kurumların burjuvaziyle uzlaşmacı reformist politikaları, öfkesini ve devrimci bir dönüşümü doğrudan gerçekleştirme arzusunu kitlesel gösterilerde, fabrika ve üniversite işgallerinde ifade eden işçi, emekçi, öğrenci kitleleri açısından bir cevap olma niteliğini yitirir.

Sanayinin ve emekçilerin yoğunlaştığı en büyük şehirlerden olan Milano, bu devrimci dalganın merkezinde yer alır. Aynı yıl, başını Pirelli ve Sit-Siemens fabrikalarının çektiği birçok fabrikada işçi ve öğrencilerin ortak katılımıyla örgütlenen çalışma grupları, mücadeleyi genişletme ve koordineli biçimde sürdürme amacıyla Metropol Politik Kolektifi’ni (CPM) kurar. İçerisinden Kızıl Tugaylar’ı çıkaracak olan bu yapıyı oluşturan otonom çalışma grupları, fabrika düzeyindeki “kendiliğindenci” direniş tarzını antireformist ve antiemperyalist bir mücadele düzeyine sıçratmanın olanakları üzerine tartışmalar gerçekleştirir. Yine bu bağlamda, artık dillendirilmekte olan askeri darbe tehdidiyle uyum içerisinde giderek artan faşist saldırılar karşısında devrimci şiddeti örgütlü bir biçime kavuşturma ihtiyacı baş gösterir. Silahlı mücadeleye hazırlık süreci ve örgütlenme biçimleri üzerine tartışmalar sürerken, devlet destekli faşist güçlerin Aralık 1969’da Milano’daki Fontana meydanında 16 kişinin ölümüne yol açan bombalı saldırısı gerçekleşir. Bu saldırı, deyim yerindeyse, CPM içerisindeki tartışmalara noktayı koyar. Devrimciler açısından silahlı mücadele artık bir varlık-yokluk meselesi halini almış olur.

Böylece Kızıl Tugaylar’ın kurucularının başını çektiği ve artık CPM yerine kolektifin yayın organı olan “Proleter Sol” ismini kullanmaya başlayan grup, Ekim 1970’teki şu tespitiyle birlikte yönünü şehir gerilla mücadelesine çevirdiğinin sinyalini verir: “Kendimizi örgütlemek bir mücadele meselesidir. Bu, öncelikle kendiliğindenciliğin ve belirsizliğin tüm biçimlerine ve ayrıca patronların bize dayatmış olduğu cepheden saldırma yöntemini kabullenme eğilimine karşı bir mücadele demektir. Proletarya, mücadelenin ilk evresini, yani herhangi bir zamanda ve herhangi bir yerde gerçekleşen ve böylece her şeyi riske eden, kırılmaya yazgılı spontane çatışmalar dönemini geride bırakmıştır. Ve şimdi, sınıf mücadelesinin bir savaş olduğunu yeni yeni anlamaktadır. Düşmana aniden vurabilmeyi öğrenmeliyiz; güçlerimizi saldırı için bir araya getirip, düşman karşı saldırıya geçtiğinde ise hızlıca dağıtmayı başarmalıyız… Sermaye silahlı karşıdevrim projesiyle dünyayı tek bir kalıba sokarken, proletarya gerilla savaşıyla kendisini tüm dünya çapında birleştirir. İtalya ve Avrupa tarihsel olarak birer istisna değildir.”[1]

İlk Yıllar: Silahlı Propagandadan Yeraltına

1970 yılının bahar aylarından itibaren Milano fabrika ve emekçi semtlerinde, simgesindeki çember içinde beş köşeli yıldızı Tupamarolar’a, ismindeki “Kızıl”ı henüz yeni faaliyete geçmiş Avrupa’nın ilk şehir gerilla hareketi Kızıl Ordu Fraksiyonu’na (RAF), “Tugaylar”ı da İtalyan partizanlarına selam ederek alan “Kızıl Tugaylar” imzalı bildiriler, grafiti yazılamalar görülmeye başlar. Kurucu önderlerinden Renato Curcio’ya göre, Kızıl Tugaylar yola çıktığında merkezi bir örgütlülük stratejisi izlemekten uzaktır. Devrimci bir iktidarın aşağıdan örgütlenmesi ve buna bağlı olarak, oluşturulacak silahlı öncü grupların öncelikle bulundukları fabrika ve semtlerdeki bağlarını derinleştirmeleri esas alınır.[2] İlk olarak Milano Pirelli ve Sit-Siemens fabrikalarında ve Lorenteggio, Quarto Oggiaro gibi işçi semtlerinde küçük çapta sabotaj ve cezalandırma eylemleriyle birlikte etkin bir silahlı propaganda faaliyeti yürütülür. Amaç, üretim ilişkileri temelindeki yaşamı kendi dolaylı ve dolaysız iç savaş aygıtlarıyla kuşatan burjuvazinin adaletsiz düzenine karşı “proleter adalet”i doğrudan sağlamayı esas alan örgütlü bir özne olarak işçi kitleleri içinde varlığını güçlendirmek, silahlı mücadelenin meşruiyetini pratikte göstermektir.

Paydos saatlerinde, vardiya değişimlerinde, yemek molalarında, üzerine hoparlör yerleştirilen “kamulaştırılmış” arabalar fabrikalara yanaşır, içlerinden çıkan yüzleri maskeli ve silahlı Kızıl Tugaylar militanları şirket güvenliğinin yanaşamayacağı şekilde kendilerini sarmış olan işçi topluluğuna seslenir; bildiriler, kuşlamalar elden ele dolaşarak fabrika içlerinde, üretim bantlarında, kantinlerde, kahve makinalarında yerlerini alır. Eski partizan işçilerden öğrenilen radyo frekanslarına sızma yöntemiyle korsan radyo yayınlarında propaganda metinleri, eylem bildirileri okunur. Bununla birlikte, işçilere fabrikalarda kan kusturan personel şeflerinin, güvenlik müdürlerinin arabaları “uyarı” niteliğinde kundaklanır. Faşist sendikaların patronlarla anlaşmalı olarak fabrikaya soktukları ajanların, grev kırıcılarının isim listeleri “proleter intikamın hedefleri” olarak önce işçi kitleleriyle paylaşılır; “uyarı”ları dikkate almayanlar sempatizan işçilerin de yer aldığı birimler tarafından cezalandırılır.

Kızıl Tugaylar açısından “proleter adalet”, başından itibaren iç savaş düzleminin yerel sınırlarına hapsolmuş bir kavram değildir. Örgütün kuruluşuyla birlikte ilan ettiği savaşın muhatabı kapitalist sistemin bütün aygıtlarıdır ve adaletin gerçekleşmesinin nihai koşulu komünist devrimin zaferidir. Kapitalizmin fabrikalarda ete kemiğe büründüğü karşıdevrimci güçlere karşı caydırıcı bir proleter devrimci kuvvet olmakla birlikte, komünizm iddialı bir öncü örgüt olarak varlığının genel politik karşılığının altı ısrarla çizilir, bu doğrultuda eylemlerin hedefi ve çapı da adım adım sistem basamaklarını tırmanmaya başlar. Ocak 1971’de Pirelli fabrikasının kamyonlarına düzenlenen bombalı saldırıyla birlikte ilk kez üretimi hedef alan Kızıl Tugaylar, yürüttüğü savaşın doğrultusunu da ilan etmiş olur: “Patronların baskısına karşı, iktidarın insan suretine bürünen yapısına doğrudan saldırı biçimindeki aktif mücadelemiz bize unutturmamalıdır ki, iktidar, yapısını sadece uşaklarına değil, aynı zamanda ‘meta’ya ve ‘üretim’e de dayandırır (…) Komünist devrim için – Kızıl Tugaylar.”[3]

İleriki dönemlere damgasını vuracak kaçırma eylemlerinin ilki Mart 1972’de Sit-Siemens fabrikasının faşist müdürü Macchiarini’nin “halk mahkemesi” tarafından sorgulanmak üzere birkaç saatliğine alıkonmasıyla gerçekleşir. Amaç hem Macchiarini’nin kontrolündeki fabrika içi ajanlık sistemini deşifre etmek hem de işçi kitlelerinin doğrudan nefretini kazanmış bir isim üzerinden düşmana sembolik bir mesaj vermektir. Mesaj, Macchiarini’nin başına dayanan silah ve boynuna asılan levhada yazılanlarla birlikte çekilmiş fotoğrafının gazetelerin baş sayfalarında yer almasıyla net bir şekilde verilir: “Proletarya silahlandı, patronlar için sonun başlangıcı – Vur ve kaç – Hiç kimse cezasız kalmaz – Bir kişiye vur, yüz kişiye göster – Tüm iktidar silahlı halka”.

O dönem askeri eylem pratiklerine kısmen yönelmiş Lotta Continua, Potere Operaio gibi örgütlerden farklı olarak Kızıl Tugaylar, örgütlenmenin siyasi çekirdek ve askeri kanat olarak iki farklı yapıya ayrışmasına karşıdır. Bunun yerine tüm yapının baştan aşağıya politik askeri karakterdeki birliğini savunur. Ancak 1972 yılına kadar, bu iddiaya uygun bir yapılanmanın gerektirdiklerinin aksine, etki düzeyini giderek artırdığı eylemlerle Milano işçi kitlesinde geniş bir sempati ve destek kazanan, emekçi semtlerinde binaların çatılarında bayrakları dalgalanan Kızıl Tugaylar’ın örgütsel yapısı, işleyişi ve güvenliği, başlangıçtaki “amatörlüğünden” henüz yeterli düzeyde sıyrılamamıştır. O dönem, çevresinde binlerce sempatizan olmasına rağmen örgütün aktif militanlarının sayısı -kurucu liderleri dahil olmak üzere- 20’yi geçmez. Ayrıca bu “profesyonel” kadronun tümü politik askeri eylemlerde aktif olarak yer almaktadır ve büyük bir kısmı da faaliyet yürütülen alanlarda tanınan kişilerdir. Buna rağmen kalınan evlerden kitle ilişkilerine, kullanılan yasal kimliklerden gündelik hareket tarzına kadar, silahlı mücadelenin illegal koşullarına uygun bir örgütlenmenin sıkı bir biçimde izlenmemiş olması, az kalsın örgütün ikinci senesini doldurmadan çökmesine neden olacaktır.

Macchiarini eyleminin mesajını alan devlet Kızıl Tugaylar’ın merkezine operasyon başlatır, ancak baskından kıl payı kurtulunur. Bu sefer devletin doğrudan mesajını alan taraf Kızıl Tugaylar olmuştur. Böylece hareket, 1972 yazından itibaren, hem zorunlulukların hem de Milano’daki etkisinin artık sınırlarından taşan bir yankı bulmaya başlamasının bir sonucu olarak, örgütsel yapısında köklü bir değişikliğe gitmenin ilk adımını atar. Devletin peşine düştüğü kadroların “zorunlu” olarak yeraltına geçmesiyle sistemli bir illegal yaşam tarzında yoğunlaşılır ve bununla birlikte örgütlenmeyi öncelikle kuzey sanayi üçgenindeki diğer bölgelere yayma amacıyla merkezi önderliğin altında bölgesel “kolon”larla kompartımanlara ayrılan bir yapılanmanın oluşturulması yoluna gidilir.

Polis baskınından şans eseri kurtulan iki kurucu lideri Renato Curcio ve Margharita Cagol’un Torino’ya geçmesiyle birlikte, 1960’ların başından itibaren militan sınıf mücadelesinin simgesi konumunda bulunan Fiat işçilerinin mücadele kararlılığıyla buluşan Kızıl Tugaylar, Torino fabrika ve işçi semtlerinde kısa sürede büyük bir destek ve örgütlülüğe kavuşur. Aynı yıl, eski bir partizan olan liderleri Feltrinelli’nin ölümüyle birlikte Partizan Eylem Grupları’nın (GAP) neredeyse tüm militanları topluca Kızıl Tugaylar’a katılır. Böylece 1973 yılı itibarıyla Milano, Torino ve Cenova şehirlerinin önde gelen fabrika ve işçi semtleri Kızıl Tugaylar’ın kalesi haline gelir.

1974 yılına kadar eylemlerin seyrinde önemli bir değişiklik olmaz. Ancak önceki dönemden farklı olmak üzere, hem mali olanak yaratmak hem de silahlı kaçırma eylemlerine tecrübe kazanmak için bankalara ve para transferi gerçekleştiren birimlerine yönelik baskın ve soygunlar yaygınlık gösterir. Ayrıca örgütlenilen fabrika ve semtlerde yoğun propaganda ve cezalandırmalarla birlikte, şirket yöneticileri, güvenlik şefleri, faşist sendikacılar gibi sınıf düşmanlarının kaçırılma pratikleri ve alıkonulma süreleri giderek artar. O yıllarda stratejik olarak henüz devletle keskin bir hesaplaşmaya girmek tercih edilmediğinden, kaçırılanların serbest kalmaları için kesin bir koşul ortaya konmaz. Amaçlanan daha çok, kaçırılanların sınıf savaşı içerisindeki politik sorumluluğunun vurgulanması üzerinden düşman hattında gedikler açmak ve açılan bu gedikleri mücadele cesareti kazanan işçilerle doldurmaktır. Fakat diğer yandan, fabrikalarda giderek artan hegemonyasının sonucu olarak, hem kadrolarda hem de temsil ettiği işçi kitlelerinde somut kazanım elde etme isteği büyümektedir. Bu durum, Aralık ’73’te Fiat personel müdürü Ettore Amerio’nun kaçırılma eylemiyle birlikte örgütün eylem stratejisinde bir kırılma yaratır. Amerio, kaçırıldıktan 8 gün sonra, Fiat şirketinin işçi maaşlarındaki kesintiden geri adım atacağı sinyalini vermesi üzerine serbest bırakılır. Ancak şirket sonrasında sözünde durmaz ve Kızıl Tugaylar açısından bu durum bir yenilgi olarak değerlendirilir. Bu eylemin tetiklemesiyle, “çalışma koşullarının ve işçi sınıfının politik varlığının sadece fabrika içi yaşamla sınırlı olmadığının ve politik kararların nihai olarak Roma’da alındığı gerçeğinin başından itibaren bilincinde olan”[4] Kızıl Tugaylar, hedeflerinin yönünü politik iktidara doğru çevirecektir.

 Yeni Stratejik Evre: Devletin Kalbine Saldırı

Doğrudan devleti hedef alan saldırıların ilki Nisan 1974’te yargıç Mario Sossi’nin kaçırılmasıyla gerçekleşir. Eylemi öncekilerden farklı kılan bir diğer nokta, onun profesyonel niteliğidir. Kızıl Tugaylar, Sossi’yi hemen yanı başında polis merkezinin bulunduğu Cenova’daki evinin önünden alarak gücünü devlete ispatlamak ister. Hedef, günler öncesinden takibe alınır; günlük hareketi, davranışları izlenir. Bunun yanında, Cenova sokakları karış karış gezilir, hareket rotaları belirlenir ve sonunda 3 ayrı gerilla biriminin dahil olduğu detaylı bir eylem planı uygulamaya konulur. Buna göre, ilk birim hedefe yaklaşır, silahlı olduklarını söyler ve sessizce arabaya binmesini “telkin eder”. Söylenenleri yerine getiren Sossi, Cenova’nın birkaç kilometre dışında bekleyen ikinci gruba teslim edilir, ilk birimin işi biter. Rehineyi teslim alan ikinci grup, tamamen farklı bir güzergah üzerinden, günler öncesinden hazır hale getirilmiş gizli “halk mahkemesi”nin bulunduğu eve, Sossi’yi yargılayacak üçüncü tugay birimine ulaşır. Bundan sonrası yalnızca üçüncü birim tarafından devam ettirilir.

Kızıl Tugaylar, Sossi üzerinden burjuva devleti yargıladıkları süreci yayınladıkları bildirilerle tüm İtalya’ya duyurmuş olur. Buna göre, “toplumdaki bütün çelişkilerin yalnızca belirli güç ilişkileri temelinde çözüldüğü”nün altı tekrar tekrar çizilir ve “özgürlüğün cellatlarıyla hiçbir şekilde uzlaşılmayacağı” net bir şekilde belirtilir.[5] Diğer yandan, rehin alınan sınıf düşmanının salıverilmesinin koşulu olarak, “Ekim 22 Grubu”ndan tutuklu 8 devrimcinin serbest bırakılması belirlenir. Devlet Kızıl Tugaylar’ın şartını kabul ettiğini duyurur, fakat son aşamada Cenova üst yargısı tahliyeleri engeller. Ancak Kızıl Tugaylar yine de Sossi’yi salıverir, zira eylem çoktan başarıya ulaşmış, “devlet otoritesinin altının yeteri derecede oyulduğu herkes tarafından kabul edilmiştir.”[6]

Kızıl Tugaylar’ın yönünü doğrudan devlete çevirmesindeki bir diğer önemli etken, İtalyan Komünist Partisi (İKP) genel sekreteri Berlinguer’in 1973 yılında “tarihsel uzlaşma”yı teorileştirmesi olmuştur. Berlinguer liderliğindeki İKP çizgisi, İtalya’da solun, Şili’deki hükümet darbesi benzeri bir tepki riskini göze almadan tek başına var olamayacağını ve dolayısıyla, sağcı Hristiyan Demokrat Parti’yle hükümette uzlaşmak gerektiğini savunmaktadır. Ancak Kızıl Tugaylar’ın gözünde Şili’deki darbeyle sonuçlanan yenilgi, Allende’nin halkı silahlandırmamış olmasından kaynaklanır.[7] Emperyalizme boyun eğerek varlığını burjuvaziye teslim etme yoluna giden İKP’yle göbek bağını ’68 isyan hareketiyle çoktan kesmiş olan Kızıl Tugaylar için bu durum malumun ilanı, ama aynı zamanda devrimci öznelerin tasfiyesine dönük ciddi bir saldırı niteliğindedir. Nitekim Nisan 1975’te, “revizyonistler kesin olarak emperyalist güçlerin ve onların karşıdevrimci politikalarının saflarına geçti” tespitiyle birlikte, “emperyalist politikacılarla, yürütme organı etrafında merkezileşmeyle, devrimci güçleri ortadan kaldırmanın ve önleyici bir karşıdevrimin aracı olarak reformizmi kullanmasıyla nitelenen ‘çokuluslu şirketlerin emperyalist devleti’nin ‘kalbine saldırı’yı savunur.”[8] İşçi sınıfının haklı mücadelesinin yasal reformist kurumlar üzerinden burjuva devletin demokrasi panayırında hizaya çekilmesine “maraz” çıkaran Kızıl Tugaylar için savaş, artık daha geniş bir düzlemde yürüyecek ve bununla birlikte düşmanın örgüte yönelik saldırıları artacaktır.

Kızıl Tugaylar’a yönelik ilk ciddi darbe, Eylül 1974’te örgütün iki kurucu lideri Renato Curcio ve Alberto Franceschini’nin yakalanmasıyla gerçekleşir. Tutsak düşen yoldaşların özgürleştirilmesi politikası gereği Kızıl Tugaylar, vakit kaybetmeden, esir düşen önderlerini hapishaneden kaçırmaya girişir. Böylece Renato Curcio, tutuklandıktan birkaç ay sonra, aynı zamanda eşi olan Margharita Cagol komutanlığındaki kalabalık bir gerilla grubunun hapishaneyi basmasıyla kaçırılır. Ancak o dönem Kızıl Tugaylar’ın gücünü yeni yeni kestirmeye başlayan devlet, kendisine pahalıya patlayan aynı senaryonun Franceschini için gerçekleşmesini son anda önler.

O dönemde paramiliter faşist güçlere karşı verilen mücadelenin temel aracı haline gelen silah, artık kitlesel gösteriler, grev ve işgallerde yaşanan çatışmalarda da kendisini göstermeye başlar. Buna karşılık, Mayıs 1975’te çıkarılan “Reale Yasası”yla polisin yetkileri artırılır ve devrimcilere yönelik yoğun bir tutuklama dalgası başlar. Ancak yasanın ilk somut uygulaması Kızıl Tugaylar’da görülecek, Haziran 1975’te kurucu kadın önder Margharita Cagol polisle girdiği çatışmada yaralandıktan sonra katledilecektir. Margharita Cagol’un şehit düşmesinden bir yıl sonra ise örgütün önderliği ikinci büyük darbeyi alacak, devletin ajanlaştırdığı genç bir “militan” yüzünden Renato Curcio yakalanıp tekrar tutuklanacaktır.

“Yeni stratejik evre”yle birlikte iç savaş dinamikleri üzerinde hegemonik bir devrimci özne haline gelmeye başlayan Kızıl Tugaylar’ın, hem niceliksel olarak giderek büyüyen yapısını koordine etmek hem de karşıdevrimci saldırıları göğüslemek için kendi örgütlülüğünü merkezi anlamda güçlendirme ve iç illegalite yapısını sıkılaştırma çabasının olduğundan bahsedebiliriz. Örneğin, “Güvenlik ve Çalışma Kuralları” başlığını taşıyan bir iç yayın çalışması böyle bir çabanın ürünü olmuştur. Üslerin kullanımından (evde bulunması gereken asgari yaşam malzemeleri, komşularla ilişkiler, kamuflaj biçimleri vs.) randevu sistemine, arabaların bakımından gündelik hareket tarzına kadar detaylı bilgi ve talimatların yer aldığı bu çalışma, 1974 itibarıyla tüm yeraltı tugaylarına rehberlik etmiştir.[9] Bunun yanı sıra, eylem stratejisi ve harekete yönelen genç kadrolarla ilişkilenme tarzı konusunda nihayete eremeyen bir iç tartışma sürecinden de söz edilebilir. 1975 yılına gelindiğinde, Renato Curcio ve o dönem önderlik sorumluluğunu üstlendiği Milano kolonu, savaşın kızışmasının bir sonucu olarak büyük çaptaki eylemlere kilitlenmek yerine daha “küçük” ancak sürekliliğini koruyan eylemlere yönelinmesi gerektiğini tartışmaya açar. Bununla birlikte, özellikle örgüte yönelimin yüksek olduğu emekçi semt gençliğinin doğrudan illegal kadrolara çekilmesi yerine bulunulan mahalleler temelinde yarı-legal konumlanarak sınıf mücadelesine dahil olmasını stratejik olarak doğru bulur.[10] Ancak diğer kolonların önderlikleri ve o dönem hapiste olan Alberto Franceschini bu öneriye karşı çıkar. Kızıl Tugaylar, bu ve benzeri görüş ayrılıklarını tartışmak için 1975 yılının son günlerinde “stratejik direktörlüğün” toplanmasını hedefler fakat başaramaz. Ve hemen ardından, Şubat 1976’da Curcio’nun tekrar yakalanmasıyla birlikte önderlik inisiyatifi diğer görüşe geçecek, tırmanan savaş koşulları içinde “demokratik merkeziyetçilik” mekanizmalarının sağlıklı işleyememesi 1980’lerdeki bölünmelere zemin hazırlayacaktır.

Böylece, değişen dengelerle birlikte artan devlet saldırıları, diğer yandan giderek güçlenip büyüyen Kızıl Tugaylar’ın eylemlerinin hedefini ve şiddetini keskinleştirmesine yol açmış olur. Artık savaş sermayenin büyük balıklarına da sıçramış, devlet aygıtının askeri ve bürokratik kanadıyla birlikte büyük finans ve sanayi patronları da şehir gerilla tugaylarının ani saldırılarıyla yüzleşmeye başlamıştır. Bu döneme damgasını vuran eylem tarzı, şehir gerilla savaşı taktiğinin temelini oluşturan ani baskınlar ve vur-kaç biçimindeki yaralamalardır. Büyük sermaye patronları ve iktidar partisinin yerel temsilcilerinin yanı sıra, özellikle medya ve sarı sendika yöneticileri de bu yaralama eylemlerinden nasibini alır. 1978 yılına gelindiğinde Kızıl Tugaylar’ın bu eylem biçiminde oldukça uzmanlaşmış olmasının, düşman aygıtları üzerinde büyük bir korku oluşturduğu, polis ve asker kuvvetleri ve faşist güçlerde bir gerileme yarattığı gerçektir. Bu gerilemenin açtığı yolu derinleştirmeye doğru yürüyen Kızıl Tugaylar, toplumsal saflaşmanın net çizgilerle ayrışmasının zirve yaptığı 1978 yılında en büyük hamlesine girişecek ve Hristiyan Demokrat Parti lideri Aldo Moro’yu kaçıracaktır.

Aldo Moro Eylemi: Zirveden Düşüşe Doğru

Kızıl Tugaylar açısından Aldo Moro, bulunduğu makamın ötesinde karşıdevrimin yapısında daha temel politik sorumluluk üstlenmiş bir hedeftir. Zira 1963-1968 ve 1974-1976 yılları arasında başbakanlık yapan Aldo Moro, aynı zamanda Berlinguer liderliğindeki İKP’nin önerdiği “tarihsel uzlaşma”nın Hristiyan Demokratlar içerisinde karşılık bulmasının baş aktörlerinden biridir. İKP’yle işbirliği sayesinde burjuva devletin temelini çatırdatan toplumsal çelişkiler yatışacak, böylece sömürülen sınıfların hesaplaşmaya çağırdığı burjuvazi gürültü patırtı kopmadan varlığını korumaya devam edecektir. Ne var ki hesaplar tutmayacak, bu “tarihsel uzlaşma”nın meclisin onayına sunulacağı gün evinden çıkan Moro, bir daha parlamentosunu görememek üzere, Mario Moretti liderliğindeki Kızıl Tugaylar gerillaları tarafından rehin alınacaktır.

Aldo Moro gibi bir hedefin sağ olarak kaçırılması elbette titiz bir ön hazırlık süreciyle mümkün olabilmiştir. Öyle ki, Aldo Moro’nun sokağındaki çiçekçi bile tanık olmaması için eylemden bir gün önce geçici süreliğine “misafir edilmek” üzere etkisiz hale getirilir. Devlet havayolları “Alitalia” üniforması giyerek kamufle olan 12 kişilik Kızıl Tugaylar gerillaları evinden çıkan Aldo Moro’ya dikkat çekmeden yanaşır ve 5 kişilik koruma grubuna ateş açar. Hedefin sorunsuz bir şekilde alınmasından sonra, yine şehrin belirli yerlerinde değişim yapan birimler üzerinden Aldo Moro “halk mahkemesi”ne ulaştırılır. Kızıl Tugaylar Aldo Moro’yu salıverme karşılığında hapisteki yoldaşlarının serbest bırakılmasını ister, fakat devlet Kızıl Tugaylar’la pazarlığa yanaşmaz. “Halk mahkemesi” huzurunda 55 gün boyunca yargılandığı süreçte Moro, Papa dahil olmak üzere birçok devlet yetkilisine Kızıl Tugaylar’la görüşmeleri yönünde mektuplar gönderir, ancak bu çabalar da bir sonuç vermez. Yargılama süreci boyunca yayınlanan bildirilerde Kızıl Tugaylar, detaylı çözümlemelerle tüm dünyaya seslenmiş olur. Buna göre, “reformizmin, işçi sınıfının devrimci potansiyelini dizginlemeye dönük bir aygıt olduğu”, “üretim ilişkilerinin garantörü olan devletin yalnızca ezen sınıfın çıkarlarını koruduğu” ve “yasal demokrasilerde işçi özgürlüğünün yalnızca görüntüden ibaret olduğu”ndan hareketle “Hristiyan Demokratların emperyalist devletin yasalarına saygı göstermekle kalmayıp, dönem dönem seçtikleri suç ortaklarıyla birlikte işçi sınıfının hayatına malolan kanunları bizzat çıkarıp topluma dayattığı” vurgulanır. Kızıl Tugaylar, yayınladıkları son iki bildiriyle, 30 senelik Hristiyan Demokrat hükümetinin birinci dereceden sorumlusu olan Aldo Moro’nun ölümle cezalandırılacağını açıklar.[11]

Aldo Moro’nun cesedi, eylemin politik bütünselliğini oldukça manidar biçimde tamamlayan bir şekilde, Roma’daki İtalyan Komünist Partisi ve Hristiyan Demokrat Parti merkezlerinin tam ortasına bırakılır. Eylemiyle burjuva devlete ve onunla işbirliği halindekilere büyük bir mesaj gönderen Kızıl Tugaylar, cesedin bulunmasından hemen sonra yayınladıkları açıklamayla, sonraları çokça spekülasyona konu olacak bu eylemin “devlet istikrarını bozma, birleşik yapısını dağıtıp-parçalama amacına yönelik kesinlik taşıyan ilk hareketleri” olduğunu belirtir. Nitekim bu doğrultudaki eylemlerin devamı gelecek, aynı yıl içinde Hristiyan Demokrat Parti’nin iki önemli lideri, Avrupa Parlamentosu adayı Enrico Ghio ve Cenova Üniversitesi profesörü Fausto Cuocolo da şehir gerilla tugaylarının kurşunlarına hedef olacaktır.

Ne var ki burjuvazi, Aldo Moro eylemiyle kalbine aldığı bu darbeden sonra, Kızıl Tugaylar başta olmak üzere devrimciler üzerindeki devlet baskısını kapsamlı biçimde artırır. 1978 yılından itibaren çıkan kanun hükmünde kararnamelerle ve hukuken kavramsallaştırdığı “politik amaçlı silah kullanan askeri kuruluş” tanımıyla birlikte devlet, “terörizm” suçunun kapsamını genişletir. Telefon dinlemeye dönük hukuki engellerin kaldırılması, ev sahiplerinin kiracıların adlarını 48 saat içinde bildirme zorunluluğu gibi sürek avı mekanizmalarının yanı sıra, bir yandan cezaları artıran ancak diğer yandan da itirafçılığı teşvik ederek örgütlenmeye dair verilen bilgiler karşılığında cezalarda “uzlaşı”ya giden yeni düzenlemeleri devreye sokar. Karşıdevrim cephesinden gelen bu kapsamlı hamle, kısa sürede binlerce devrimcinin tutuklanmasına, diğer yandansa dışarıda kalanların birçoğunun Kızıl Tugaylar’a yönelmesine yol açar. Zira etkisi altına alabildiği tüm aygıtları kendi merkezi savaş politikasının uygulanışına seferber eden devlet karşısında otonom grupların örgütlülüğü kısa sürede dağılma göstermiş ve devrimcilerin saflaşma keskinleştikçe merkezi örgütlülüğü sayesinde ayakta kalmayı başaran Kızıl Tugaylar etrafında toplanmaları kaçınılmaz olmuştur. Bu durum Kızıl Tugaylar’ın aktif silahlı mücadeleyi devam ettirmesine ilk başlarda olumlu bir etki yaratmış olsa da, zamanla yeni katılımların örgütsel altyapı ve işleyişle uyum içerisinde konumlanması sorununu da beraberinde getirir. Ayrıca o dönem önderlikte, özellikle Aldo Moro eylemi sonrası değişen politik dengelere göre belirlenecek strateji üzerine bir iç tartışma mevcuttur. Ancak bu iç tartışma sürecinin sağlıklı ilerleyememesi, önderlik yapısında zaten bir süredir var olan ayrışmaları keskinleştirir. Bu bağlamda 1979 yılında, o dönem neredeyse tüm “tarihsel çekirdeğin” bulunduğu Asinara hapishanesindeki tutsak kadrolar, Aldo Moro eylemi sonrası izlenecek stratejik hat ve örgütsel yapı üzerine çözümlemelerin yer aldığı “10 tez” adını taşıyan kapsamlı bir çalışmayı dışarıdaki önderliğe sunar. Fakat yüz sayfayı aşan bu çalışmaya birkaç sayfalık geçiştirici bir cevap yollanması üzerine, hapishane örgütlülüğü yürütme komitesinin istifasını ister. Böylece önderlik krizi ve bununla bağlantılı olarak merkezi yapıdaki erozyon sonucunda, önce Milano kolonunun ve sonrasında farklı bölgelerdeki örgütlenmelerin birer birer özerk yapılar olarak ayrışmalarıyla birlikte Kızıl Tugaylar dağılma sürecine girer.

General Dozier Eylemi Ve Dağılma

Devlet baskısının yoğun tutuklama dalgasıyla artarak devam etmesi, tutuklananların ya işkence altında ya da pişmanlık yasası karşısında vermiş oldukları örgütsel bilgiler, yeni katılımlarla büyüyen yapının lojistik ve örgütsel işleyişinin giderek bozulması ve merkezi önderlik içerisindeki krizle birlikte örgütün özerk yapılar halinde bölünmeye başlaması, Kızıl Tugaylar’ın dağılma sürecini başlatan ana etkenler olmuştur. NATO’da görevli Amerikalı general James Lee Dozier’in kaçırılma eyleminin başarısızlıkla sonuçlanması ise, başlayan dağılma sürecini hızlandıran bir kırılma etkisi yaratmıştır.

Ayrışan grupların, isim karışıklığını önlemek üzere, Ekim 1981’de “Kızıl Tugaylar – Savaşan Komünist Parti” (BR-PCC) ve “Kızıl Tugaylar – Savaşan Komünistler Birliği” (BR-UCC) olarak iki farklı yapıda toplaşmasından iki ay sonra, örgütlenmenin çoğunluğunu oluşturan BR-PCC, o dönem Güney Avrupa NATO karargahının en yüksek rütbeli generallerinden biri olan Dozier’i kaçırır. Generalin esir alındığı süreçte Kızıl Tugaylar, Dozier’in serbest kalmasına yönelik herhangi bir somut talep ortaya koymaz. Bunun yerine, karşıdevrimin yoğun saldırılarına karşı örgütün NATO ve emperyalizm karşıtı çizgide sınıf savaşına aktif bir biçimde devam ettiğinin altı çizilir. Artık generalin ölüm cezasına çarptırılacağına kesin gözüyle bakılırken, yakalanan bir Kızıl Tugaylar militanının işkence altında generalin tutulduğu yeri söylemesinin ardından, eylemin 42. gününde İtalyan devleti Dozier’i sağ olarak alır. Eylemin başarısızlıkla sonuçlanması, zaten sallanmakta olan örgütsel yapının hızla çözülmesine yol açar. Örgütsel parçalanmaya rağmen, Kızıl Tugaylar ABD’li diplomat Leamon Hunt, eski Floransa valisi Lando Conti, senatör Roberto Ruffuli’nin öldürülmesi gibi öne çıkan eylemlerle mücadelesini devam ettirmeye çalışır. Fakat 1988 yılına gelindiğinde, hem BR-PCC’nin hem de BR-UCC’nin birçok önder kadrosunun tutuklanması ve ardından silahlı mücadelenin bitirildiğini resmen duyurmasıyla birlikte, Kızıl Tugaylar’ın 18 yıllık aktif mücadele tarihi sona erer.

Örgütsel Yapı

Kızıl Tugaylar’ın evrimsel bir süreci takip eden mücadele stratejisi, örgütün politik hattının gelişimiyle karşılıklı etkileşim içerisinde olan kendi örgütlük yapısı üzerinden de okunabilir. Bu anlamda, mücadele seyri içerisinde geçilen farklı eşikler, aynı zamanda Kızıl Tugaylar’ın örgütsel yapısındaki değişikliklere de tekabül eder. Daha önce belirtildiği üzere, Milano yereli sınırlarında kalınan ilk iki yıllık dönemdeki örgütsel mekanizma ve işleyiş, sonraki yıllarda giderek büyüyen örgütlülüğün İtalya geneline yayılmasının ve sıcak savaş koşullarında geri adım atmadan mücadele eden politik askeri bir örgütün varlığını sürdürebilmesinin kaçınılmaz gereği olarak, merkezi dikey bir hiyerarşik disiplin temelinde bölgesel kompartmanlara ve alt hücrelere ayrışmış bir yapıya kavuşmuştur.

Bu örgütsel modelin tabanını “lojistik tugaylar” ve “kitle tugayları” olarak iki kategori altında örgütlenmiş hücreler oluşturur. Çoğunluğunu legal “düzensiz” üyelerin ve “aktif destekçiler”in oluşturduğu lojistik tugaylar maksimum 3-4 kişilik hücrelerdir. Yeraltı örgütlenmesine önemli dayanak sağlayan bu birim, hem yeni üye kazanımı temelindeki ilişkilerden hem de yeraltındaki “düzenli” savaşçılar için sahte evrak (kimlik, ehliyet, araba plakası, silah ruhsatı), tıbbi yardım, temel yaşam malzemeleri, kalınacak yer, araba ve bazen de silah temini gibi her türlü lojistik desteği örgütlemekten sorumludur. Kitle tugayları ise çoğunlukla fabrika ve mahallelerde “ufak” çaptaki askeri eylemleri gerçekleştiren birimlerdir. Yine küçük hücreler şeklinde örgütlenen bu birimler fabrika, polis, sivil faşist güçler gibi farklı hedef alanlarına göre ayrışırlar. Ayrıca hem kendilerinin hem de kolon örgütlenmesinin eylemlerine dönük her türlü istihbarat çalışmasından sorumludurlar.

Tugay birimleri, bulundukları alana göre, örgütün genel iskeletini oluşturan 6 temel bölgesel kolona bağlıdır. Bunlar Torino, Milano, Cenova, Roma, Venedik ve Sardunya kolonlarıdır. Kolonların sorumlu oldukları bölgelerin dışında kalan tugaylar, “bölgesel devrimci komiteler” adı verilen ve örgütsel hiyerarşide kolonlarla eşit olan yönetimin idaresindedir. Kolonlar, tamamının yeraltında olduğu “düzenli” militanlardan oluşur. Her kolonun kendi iç örgütlülük ve faaliyetini yürüten bir yönetici komite mevcuttur. Bu komite içerisinde yine “lojistik” ve “kitle” olarak iki farklı genel yönetim birimi sorumluları bulunur. Prensipte her kolonun bulunduğu bölgeye özgü koşullarla belirlenen rol ve görevleri tanımlanmış olsa da (Kuzey kolonlarının fabrikalara, Roma kolonunun politikacılara yoğunlaşması gibi), Aldo Moro ve General Dozier eylemleri ve Renato Curcio’nun hapishaneden kaçırılması gibi özellikle büyük çaptaki eylemler için çoğu zaman farklı kolonlara bağlı savaşçılar ortak bir kuvvet olarak görev almışlardır. Kolon örgütlenmesi aynı zamanda hapishane önderliği ile iletişimden sorumludur, hapishaneden gelen öneri ve talimatların doğrudan muhatabıdır.

Kolonların sorumlu oldukları bir üst organ “ulusal lojistik cephe” ve “ulusal kitle cephesi”dir. Farklı kolon önderliklerinin bir araya geldiği bu cephe organlarında, tabandaki tugaylardan ve kolon komitelerinden gelen örgütsel durum değerlendirmeleri, genel mali planlama, istihbarat, eylem stratejileri vs. tartışılır, yürütme komitesine raporlaştırılır.

Örgütsel piramidin tepesinde yürütme ve denetleme mekanizmalarından birinci derecede sorumlu olan “yürütme komitesi” ve “stratejik direktörlük” bulunur. Yürütme komitesi iki farklı ulusal cephe temsilcilerinden oluşan dar bir yürütme organıyken, stratejik direktörlük daha geniş bir üst denetleme kurulu olarak işler. Yürütme komitesi üyelerinin, cephe ve kolon örgütlenmelerinin temsilcileri başta olmak üzere öne çıkan kadroların katılımıyla yılda 1-2 kez toplanan bu kurul, Kızıl Tugaylar’ın en yetkili organı olarak kabul edilir. Örgütsel yapıda biriken tüm bilgi, tecrübe ve öneriler bu kurulda değerlendirilir; yapılan çözümlemelerle belirlenen perspektif ve kararlar, yönetici kadrolar ve (periyodik bir sürekliliği olmayan) iç yayın yoluyla militanlara ulaşır, Kızıl Tugaylar’ın stratejik yönü belirlenir.

Silahlar Ve Mali Kaynaklar

Kızıl Tugaylar’ın faşizm karşısında tarihi bir direniş sergileyen ancak bu direnişi devrimle sonuçlandıramayan İtalyan partizanlarının silahlarını devralması, örgütün hem yarıda kalmış devrim düşünü tamamlama iradesinde hem de somut bağlamda doğru bir ifade olacaktır. Zira partizanların ikinci emperyalist paylaşım savaşı sonrası özenle sakladıkları silah ve el bombaları, Kızıl Tugaylar’ın yola çıktıklarındaki ilk silahlı mücadele araçlarını oluşturur. Kızıl Tugaylar’ın komünist devrim amacıyla düşmana savaş açtığını ilan ederek ortaya çıkmasıyla birlikte birçok eski partizan, “tören” eşliğinde silahlarını bu yeni genç savaşçı kuşağa teslim eder. Bu oldukça duygusal silah devralma törenlerinden birinde 65 yaşındaki bir partizan, Kızıl Tugaylar’a katılamayacağı konusunda zar zor ikna edildikten sonra, İspanya iç savaşından kalma tabancasını bin bir telkin eşliğinde Renato Curcio’ya verir. Curcio’ya göre 30 yıl önce faşizme karşı savaşmış bu büyük komünistlerin Kızıl Tugaylar’a sahip çıkmaları, girdikleri yolun doğruluğunun en büyük kanıtıdır.[12]

Fakat 15 yıl boyunca İtalyan devletinin kalbine büyük darbeler indiren şehir gerilla savaşı elbette eski partizan silahlarıyla yürütülmemiştir. Kızıl Tugaylar’ın özellikle 1970’lerin ikinci yarısından itibaren artan askeri eylemlerinde kısa mesafede oldukça etkin, seri silahlar yer alır. Yine Renato Curcio’nun aktarımına göre, Kızıl Tugaylar bu silahların temininde hiçbir sıkıntı yaşamamıştır. Devletin “terörizm” yasasında köklü değişikliklere gittiği 1978 yılına kadar İtalya’da silah satın almanın ve taşımanın önünde ciddi bir engel yoktur. Silahların çoğu, farklı şehirlerdeki silah mağazalarından doğrudan satın alınır ve örgütün oldukça uzmanlaşmış sahte evrak hücrelerinin düzenledikleri ruhsatlarla “sorunsuz” bir şekilde kullanılır. Ayrıca o dönem İsviçre devletinin uyguladığı “milis seferberliği” sisteminden dolayı İsviçre’nin dört bir yanında silah depoları mevcuttur. Modern otomatik silahların büyük bir kısmı da İsviçreli yoldaşların tespit ettikleri bu depolardan oldukça kolay biçimde “alınır”.[13] Ancak yine de, özellikle savaşın kızışmasıyla birlikte çıkarılan yasalarla silahlara erişimin kısıtlanması üzerine, Kızıl Tugaylar bu meselede köklü bir hamle yapma yoluna gider ve 1970’lerin ikinci yarısından itibaren enternasyonal dayanışma ilişkilerinin sürdüğü Filistin Halk Kurtuluş Cephesi üzerinden 1978 yılında Lübnan’dan gemiyle silah ve cephane getirtilir.

Silahlar bir yana, militan sayısı binlerle ifade edilen illegal bir örgütlenmenin oldukça gelişkin bir mali altyapı gerektirdiği açıktır. Politik askeri illegal örgütlenme içerisinde yer alamayan ancak Kızıl Tugaylar’ın burjuvazi karşısında uzlaşmaz bir biçimde sürdürdüğü savaşa karşı büyük sempati duyan legal destekçilerle birlikte Kızıl Tugaylar’ın esas mali kaynağını, şehir gerilla örgütlenmesinin politik varoluşunun temel ifadelerinden biri olan banka soygunları ve fidye eylemleri oluşturur. Kızıl Tugaylar’ın burjuvazinin sömürülenlerden çalmış olduğu milyonlarca lirayı bu şekilde geri alması, sadece mali gereksinimlerin karşılanması amacında değil, aynı zamanda devrimci politika yapmanın bir biçimi ve kadroların sınıf savaşı sürekliliği içerisindeki hazırlığının bir parçası olarak daha geniş bir politik bağlamda ifadesini bulur. Özellikle 1970’lerin ikinci yarısından itibaren yönelinen stratejik doğrultu gereği banka soygunları ve fidye eylemlerine ağırlık verildiği görülür. Oldukça başarılı bir biçimde yaygınlık kazanan bu eylemlerin birçoğunda tek bir mermi bile sıkılmamış; giderek büyüyen Kızıl Tugaylar tehdidi, banka müdürlerinin milyonlarca lirayı sorunsuzca teslim etmelerine yol açmıştır.

Ancak farklı kolon örgütlenmelerine bağlı olarak parçalı bir başarı üretebilen mali kaynakların örgütsel bütünlüğü taşıyacak bir altyapı içerisinde süreklilik kazanamamış olması, devlet baskısı karşısında kan kaybetmeye başlanmasıyla birlikte, büyük bir sorun haline gelmiş ve bu durum illegal örgütlenmenin güvenliğinden verilen “kaçınılmaz” ödünlerle birlikte çözülmeyi hızlandırmıştır.

Sonuç Yerine

Deneyimin bütününe baktığımız zaman, kuruluşundan itibaren tek bir şeyden asla ödün vermeyen bir Kızıl Tugaylar portresi karşımıza çıkmaktadır: burjuvazinin -üretim araçlarının özel mülkiyetinden doğan- üretim ilişkileri temelindeki adaletsizliğe dayanan varlığını korumak için örgütlediği dolaylı ve dolaysız tüm aygıtlarıyla uzlaşmaz bir savaş yürütmek!

Bu uzlaşmazlık, burjuvazi lehine olan mevcut güç ilişkilerinin devamına ve dolayısıyla işçi sınıfının yeri geldiğinde doğrudan şiddetle, yeri geldiğindeyse adına demokrasi denilen “şiddetsiz” bir mübadeleyle bastırılmasına karşı bir savaş olarak da okunabilir.

*Yukarıda okuduğunuz yazı Marksist Teori dergisinden alınmış, başlık tarafımızca değiştirilmiş ve içerikteki sonuç yerine kısmı kısaltılmıştır.

Dipnotlar

[1] “Strike One to Educate One Hundred”, Chris Aronson Beck, Reggie Emiliana, Lee Morris ve Ollie Patterson

[2] “Renato Curcio – Mit Ofenem Blick”, Mario Scialoja (Almanca çeviri: Dario Azzellini)

[3] Chris Aronson Beck, Reggie Emiliana, Lee Morris ve Ollie Patterson, agy

[4] Mario Scialoja, agy

[5] Anatomy of Red Brigades, Alessandro Orsini

[6] Alessandro Orsini, agy

[7] Devrimci Şiddet, Isabel Sommier

[8] Isabel Sommier, agy

[9] Alessandro Orsini, agy

[10] Mario Scialoja, agy

[11] Alessandro Orsini, agy

[12] Dario Azzellini, agy

[13] Dario Azzellini, agy

Exit mobile version