AKP Şefi Erdoğan, Milli Görüş ile yollarını ayırmasının ardından liberal demokrat ve daha ‘ılımlı’ bir taktiği esas almış, bu taktik doğrultusunda ‘demokratikleşme, hukuk devleti olma, barış vb’ gibi söylemleri ön plana çıkararak ‘AB üyeliğini ve kriterlerini esas alan’ bir çizgiyi uyguluyormuş gibi davranmıştı. Hem uluslararası dengelerde kendisine/AKP çizgisine yönelik ciddi bir karşı çıkışın olmaması, hem de devlet içinde kendine karşı duranlar ile yapacağı hesaplaşmalarda ABD-AB desteği ve icazetini almak, ülke içinde muhalif kesimleri peşine takmak için bu taktik(söylemler taktiği) O’nun en önemli silahıydı.

Nitekim bu taktik Erdoğan’ın öngördüğü biçimiyle de ‘işe yaradı’. Devlet içindeki katı kemalist güçlere ve kliklere karşı mücadele yürütürken kullandığı ‘demokratikleşme’ nutukları, ‘açılımları’ ve ‘barış’ süreci, hem ABD ve AB’nin icazetine mazhar olmasına, hemde ülke içindeki kemalist uniter devlete muhalif birçok kesimi peşine takmasına, peşine takılmayanların ise süreci sadece seyrederek AKP’ye ‘ayak bağı’ olmamasına neden oldu.

Elbette ne ABD’nin ne de AB’nin Türkiye’nin demokratikleşmesi diye bir dertleri yoktu esasta. Ancak Erdoğan’a verdikleri desteğin böylesi bir kılıfının olması onlarında işine geliyordu. Evet bu işin kılıfıydı çünkü ABD ve Avrupalı şirketler bu desteği KİT’lerin özelleştirmelerle kendi tekellerine peşkeş çekilmesi başta olmak üzere kendi çıkarları karşılığında veriyordu. Ki öyle de oldu, kamuya ait tüm işletmeler bir bir ABD ve Avrupa menşeli tekellere bir senelik karlarının bile altında paralara satıldı.

Sürecin ilerlemesiyle bir yandan uluslararası tekeller özelleştirmelerle alacaklarını alırken diğer yandan AKP/Erdoğan, devlet içindeki muhaliflerini tasfiye ediyor, devlet kurumlarında kadrolaşıyor, devlette yapısal değişiklikler yapıyor, burjuva demokrasinin dahi prensipte şart koştuğu ‘güçler ayrılığı ilkesinin’ yerine güçlerin Başkanlık kurumu adı altında tek bir kişide toplanacağı bir düzen inşaa ediyordu.

İlgili Haber:  KOLLEKTİF - Buzu Kırmak Üzer(in)e -1-

Bütün bu süreç boyunca AKP/Erdoğan, devlet içinde güç kazandığı ve kadrolaştığı oranda da daha zorbacı, tehditkar ve asıl yüzünü açığa çıkaran bir hal alıyordu. Devlet içindeki farklı kliklerle(ki en güçlüsü olan katı kemalistlerle) giriştiği dalaşı, onları çok büyük oranda tasfiye ederek kazanan AKP/Erdoğan(ki sürecin sonuna doğru denk gelse de bunda 15 temmuz’unda büyük payı var), içerdeki tehditkar, zorbacı, tahammülsüz tutumunu uluslararası alanda da (göçmenler konusunda olduğu gibi)şantajcı, ukala ve ‘hadi sende oradan’ tarzında bir sahte kabadayılık olarak değiştirdi.

ABD’nin başını çektiği ve peşinden süreklediği ABD-AB emperyalist bloku ile Rusya ve Çin’in başını çektiği Şanghay beşlisi adlı emperyalist blok arasındaki çelişki ve çatışmaları yer yer kendi lehine kırıntılar kazanımına dönüştürmeye çalışan AKP/Erdoğan, süreç içinde her iki emperyalist blok içinde eski ‘kullanışlılığını’ yitirmeye başladı. Ülke içinde derinleşen siyasi ve ekonomik krize bir de AKP içindeki çelişki ve çatışmalar eklenince yönetilemez bir hal olan güncel durum, Joe Biden nezdinde temsil edilen çokuluslu uluslararası tekellerin dünya sisteminin siyasal tablosunda Erdoğan gibi aktörlere yer vermekte Trump’ın temsil ettiği tekeller kadar gönüllü olmadığı algısı da eklenince, AKP/Erdoğan eski siyasi taktiği olan ve O’na kazandıran ‘söylemler siyasetine’ geri döndü.

‘Söylemler siyasetine’ döndüğünün ilk sinyallerini ‘hukuk reformu’ ve ‘ekonomi reformları’ gerekliliği adı altında duyuran Erdoğan, bugünde partililerine yaptığı konuşmada: ‘Kendimizi Avrupa’nın ayrılmaz parçası görüyoruz… Ülkelerle ya da kurumlarla siyaset, diyalog ve müzakerelerle çözülemeyecek sorunumuz olduğuna inanmıyoruz… Geleceğimizi Avrupa ile birlikte tahayyül ediyoruz.’ diyerek perçinledi. Artık AKP/Erdoğan açıkça yeniden eski taktiğine döndü.

İlgili Haber:  KOLLEKTİF - Emperyalistlerden Halklara Dost Olur mu? Biden Aslında Ne Diyor?

Ne var ki, iktidarı kaybetme korkusuyla çaresizce eski taktiğine dönen Erdoğan’ın gözden kaçırdığı çok önemli şeyler var:

1) Uluslarası alanda: çokuluslu tekellere peşkeş çekeceği KİT’lerin olmayışı(tamamı peşkeş çekildiğinden), Merkez Bankası’nın reservlerinin eksilerde oluşu, Joe Biden’in önünde Türkiye ile ilgili içinde dövizi baskılama yaptırımı da bulunan(ki baskılanmadan çift haneli rakamlara dayandı döviz) 9 maddelik yaptırımlar paketinin bulunuşu, kapitalist tekellerin ‘söylemler siyaseti’ parelelinde değil, kar güdülü bir hareket tarzının oluşu(ki siyasi istikrarsızlık ve yönetememe durumu ile karekterize olan ülkelere yatırımı riskli gören tekeller, söylemler siyasetini değil, reel kar ve risk olasılığını esas alacağından yatırımdan kaçınacaktır.)

2) Yerel alanda/Ülkede: Kendi kitlesinin ciddi bir bölümü de dahil, ülke genelinde teşhir olmuş olması, açlık ve yoksulluk sınırı altındaki milyonların biriken öfkesi, derinleşen ekonomik kriz, daralan istihdam ve artan işsizlik, AKP/Erdoğan’ın hemen her kesim gözünde tam güvensizliğini tesis etmiş olması gibi bir çok nedenden ötürü artık o ilk ‘söylemler siyaseti’ taktiğinin tutması da mümkün görünmüyor.

Eski söylemler taktiği de iktidarda tutmaya yetmezse ki yetmeyeceği ortada, ülke içindeki siyasi ve ekonomik kriz daha da derinleşecek, devlet daha baskıcı bir hal alacak ve toplumsal patlamalar kaçınılmaz olacak. Komünistler açısından görev, giderek kızgınlaşan çelişkilerin ve yaklaşan fırtınanın bilincinde olarak emekçi sınıf başta olmak üzere halk içinde örgütlenmeye ağırlık vermek, yapısal hazırlık sürecini hızlandırmaktır.